Skip to content
Abdulkadir ANAÇ- Bir Fikre Aşık Olmak..
Menu
  • Ana Sayfa
  • Eserler
    • Arabuluculuk
    • Uzlaştırmacılık
  • Röportajlar
  • Haberler
    • Siyaset
    • Spor
  • Yazdıklarım
    • Öykü & Denemeler
    • Blog
    • Sinema
      • Sinopsis
      • Film Analizleri
    • Vlog
  • Öz Bilgiler
    • Abdulkadir ANAÇ
    • Neden Eniyihoca? Eniyihoca Markası
  • İletişim
Menu

Anneler, Çocuklar ve Sessizlik

Posted on Ekim 29, 2025Nisan 1, 2026 by eniyihoca

TOPRAĞIN ALTINDA KALANLAR ve YERİN YÜZÜ: ANNELER, ÇOCUKLAR VE SESSİZLİK

 

Takvimler 8 Aralık 2014’ü gösterirken, Ankara’dan sabahın erken saatlerinde yolan çıkan Bakan, Bakan Yardımcısı ve bürokratlardan oluşan heyet; asfalta düşen yıldızlar gibi tek tek sönmüş kasaba lambalarının arasından süzülerek ilerliyordu. Yol uzun olduğu için heyette yer alan altı araçlık konvoy yollarda alınan trafik önlemleri ile hızla ama güvenli bir şekilde maden kazasında şehit olan madencilerin ailelerine taziye için Ermenek’e doğru ilerliyordu.

Sessizliğin Başladığı Yer

Sonbahar elini eteğini doğadan henüz çekmemiş, kış henüz Karaman’a gelmemişti. Ermenek’in dağ yolları sisin içinde silikleşirken, gecenin içine boğulmuş gökyüzü, sabaha kadar susmaya yeminli gibiydi.

Bulunduğum araçtakiler sessizdi. Konuşan yoktu. Kimsede kelime kalmamıştı. Bir Bakan, bir Bakan Yardımcısı, dört danışman, birkaç basın görevlisi, korumalar ve sürücüler. Ama hepsinden çok, heyete başkanlık eden Bakan Hanım’ın  gözleri anlatıyordu asıl olanı… O gözlerde gördüğü sessizlik, sonradan her şeyi yazıya dökecek olan danışmanın içinde, gelecekte büyüyecek bir hikâyenin tohumunu atıyordu.

Henüz kırkına yeni basmıştım ama üç buçuk yaşındaki oğlumu toprağa vereli bir buçuk yıl olmuştu. Belki bu yolculuk, bu taziye heyetinde yer almaktan öte kendi sessizliğimi ziyaret etmekti benim için… Faciayı haber bültenlerinde izlemiştim, evet. Ama şimdi, yavaş yavaş yaklaşan dağların ardında, toprağın altından hâlâ çıkamamış hayatların evlerine gideceğimi evlat acısı ile bir kez daha yüzeleşeceğimi de biliyordum…

Maden faciası 28 Ekim 2014’te olmuştu. Pamuklu köyüne yakın bir maden ocağında… Biriken suyun baskınıyla 18 işçi yerin altında kalmıştı. Su yuttu her şeyi. Göz gözü görmez olmuştu orada, karanlıkta. Sadece sekiz işçi kurtulabilmişti.

Geride kalanlar şimdi köy evlerinde, sessizlikleriyle hayattaydı.

Üzümlü’deki Anadolu Kadını

İlk durak Üzümlü Köyü’ydü.

Ev sadeydi. İki katlı evin dışındaki merdivenle çıkılıyordu ailenin yaşam alanı olan ikinci kata. İçeride soba yanıyor, cam buğulanmıştı. Ayakkabılarımı çıkarırken havanın soğukluğunu fark ettim. Ama evin içindeki sıcaklık, dışarının soğuğunu unutturuyordu.

Evin sahibi, oğlunu madende kaybetmiş bir kadındı. Belki de göreceklerim tanıdık geleceği için kaçırdım gözlerimi, başımı kaldırdıp bakamadım onun gözlerine bir süre… Gözlerinde hüzün, yüzünde evlat acısının derin izleri vardı. O kadın sadece oğlunu değil, sabrını da toprağa vermişti sanki. Ama hâlâ dimdikti.

“Hiçbir şey istemeyiz,” dedi kadın. “Devletimiz sağ olsun.”

Evin bir köşesinde genç bir adam vardı, gözleri başka bir yere bakıyordu hep. Ağır zihinsel engelliydi. Oğlunu kaybeden bu kadın, şimdi bu oğlunu da bir daha hiç bulamayacak gibi, kaybolmuşluğun içinde tutuyordu.

Bir başka odada, şehit madencinin eşi oturuyordu. Başörtüsünü düzeltmeden kalkmadı yerinden. Elini uzatırken sesi titremedi. Devletin kendisine Karaman’da bir konut ve şehit eşlerine verilen aylıktan bahsedilince; 

“Buradayım,” dedi bakışları. “Devletimize minnettarım ama şehire gitmek istemem. Burada kalmak istiyorum. Eşim burada. Çocuklarım, onun annesinin dizinin dibinde büyüsün. Yalnız değilim ben. Hep ben gidersem kayınvalidem yalnız başına engelli kayınbiraderime nasıl bakar?” dedi. Bu sözleri sanki kendini ifade etmek için değil de topluma insanlık dersi vermek için sarfediyordu.

Bu sözleri not almak istedim, sonra vazgeçtim. Bu söz uçup gitmezdi. O yüzden bu sözler üzerine içimden geçenleri bir kağıda değilde hayatım boyunca asla unutmamak için yüreğime yazmayı tercih etmiştim…

O kadın, o gün son zamanlarda toplumun unuttuğu bazı değerleri tekrar gün yüzüne çıkararak; güvenmeyi, ahde vefayı, en ihtiyaç duyulduğu zamanda hiçbir zorunluluğu olmadığı halde devletin şehit eşine sunduğu imkanları da yanına alıp çekip gitmek yerine, zor olanı yani kalmayı tercih ederek Anadolu insanının güzel özelliklerinin devam ettiğini gelecek nesile aktarmak istercesine, insanlık dersi verircesine konuşmuştu. Sessizce…

İki Şehidi Olan Ev

Heyet, Görmeli Köyü’nde üçüncü eve girdiğinde dram biraz daha derindi.

Uğur İlhan’ın evi… Üç arkadaşın birbirine sarılarak şehit olduğu madencilerden biri idi Uğur İlhan. Diğer madenci ise eniştesi Mehmet Tokat… Uğur İlhan ve eniştesi Mehmet Tokat aynı anda toprağa verilmişti. İçeri girerken kadının biri kapının eşiğinde durdu. “Buyurun” dedi, içeri giren Bakan Hanım’ın koluna hafifçe dokunarak. Uğur’un annesi hem oğlunu hem damadını kaybetmişti. Koltukta oturuyordu, boşluğa bakıyordu…

Madencinin eşi imam-hatip lisesi 3. sınıf öğrencisi olduğunu söyledi. “Okulumu bitirip Devletin istihdam hakkından faydalanıp Kuran kursu öğretmeni olmak istiyorum, çocuklarıma ancak böyle daha iyi bakabilirim” dedi. Uğur’un biri iki yaşında Hasan isminde, diğeri dört yaşında İbrahim isminde iki oğlu vardı. Hasan uyuyordu melekler kadar saf ve güzel bir çocuktu.  İbrahim, Bakan Hanım’ın hediye ettiği legolarla neşe içinde oynarken onu bekleyen zor bir hayattan habersizdi. Legoları birleştiriyordu, yeniden kuruyordu. Babasını bile tanımamıştı. Ama oyun, ona dünyanın kırılmadığını anlatıyordu belki de. Çocuğun yanına eğildim. Oğlum İbrahim Meriç’le konuşurken eğildiğim gibi… “Adın ne?” dedim yavaşça. “İbrahim” dedi çocuk. Sonra gözlerini kaçırmadan ekledi: “Senin de legon var mı?”. O an dayanamadım. Oğlumun adaşı idi, İbrahim Meriç’in oyunlarını hatırladım. Duvardaki fotoğrafta Uğur’un yüzü, oğlu İbrahim’in yüzüne benziyordu. Kafamı çevirdim, gözlerim doldu. “Benim legolarım yok artık” diyebildim… İbrahim’le biraz oynadık, telefonla fotoğraflar çektik.

Ev sahibi kadın, şehidin annesi bize kendi yetiştirdiği elmalardan ikram etti ayrılırken. Elini öptüm, sarıldım, “Sizi anlıyorum ben de evlat acısı yaşadım, zordur bilirim” diyebildim boğazımda düğümlenen kelimeler ve gözümdem dökülen yaşlarla birlikte…

Ayakkabısını Giyemeyenler

Kazancı Kasabası’nda iki eve uğradık.

İlki, Emenek’teki maden ocağında cansız bedenlerine ulaşılan işçilerden Tezcan Gökçe’nin evi idi. Oğlunun cenaze töreninde yırtık ayakkabılarla Türkiye’yi hüzne boğan,

daha sonra kedisine hediye edilen yeni ayakkabıyı da “Büyükler gelince giyerim diye bekledim” diyerek giymeyen bir babanın çaresizliğini ve gururunu ortaya koyan baba Recep Gökçe ve “Benim oğlum yüzme bilmez ki…” sözleri ile acısını tarif eden Ayşe Ana’nın evi… 

Bir annenin yastığı kadar sessiz, bir evin duvarları kadar soğuktu ortam. Recep Amca 75 yaşındaydı. Duruşu, eski zamanlardandı. Dizlerinin üzerinde elleri, başı eğik. Konuşmadan selam verdi. Oğlunun acısı boğazındaydı.

Evin bir köşesinde başka bir kadının sesi yükseldi sonra. “Kardeşim asker. Ermenek’te kalmak istiyor. Hem bizim hem Tezcan’ın ailesine bakar” dedi. Bu ülkede gençlik sadece yaşla ölçülmüyordu; bazen bir kardeşin omuzlarına yüklenen hayatla da büyünüyordu.

Bebeğin Gülüşü ile Gelen Umut

İsmail Gürses’in evinde odaya girerken sevgiyle sepetlenen bir bebek göz kırptı. Sümeyye… Henüz hayatı tanımamış, ama yoksunluğu koklamış bir melek. O evde eşini maden kazasında kaybetmiş genç bir kadın vardı. Geleceğe dair plan yapmaya çalışan ama kafası karışık bir anne. Babası mı, kayınvalidesi mi? Devlet mi, kader mi? Sorumlulukları taşımaya çalışırken elinden düşen umutları yeniden toplamaya çalışan bir kadın…

Son Ev, Son Acı

Son durak, Hüseyin Gültekin’in evi oldu. Bebeği, Hümeyra’yı gördüklerinde içeride bir an herkes sustu. O gün doğmuştu, babasının öldüğü gün. Bir kundağın içinde melek gibi uyuyordu. Bakan Hanım onu kucağına aldığında annenin dudaklarından şu sözler döküldü: “Saçları tıpkı babası gibi, dik dik…”. Onun saçları, annesine babasını hatırlatıyordu. Belki bir gün, Hümeyra’ya babası anlatıldığında, onun saçlarını sevip gözyaşı döken bir annenin ne hissettiğini anlayacaktı.

O an elimdeki not defterine şu cümleyi yazdım: “Hümeyra, babasının öldüğü gün doğdu. Bilmeden büyüyecek ama her saç telinde, bir madencinin karanlıkta kalan nefesi var”.

Hüseyin’in annesi, hem oğlunu hem damadını kaybetmişti. O da artık iki şehidine ağlıyordu, ama her gözyaşı bir dua gibi, toprağın altına inen bir dua gibi dökülüyordu gözünden. Evden çıkarken Hümeyra’nın babasının duvarda asılı çerçeve içindeki fotoğrafına bakarken, gözleri dolan bir adam gördüm. Bir baba… Oğlunu kaybetmiş ama sessizliğiyle çığlık atan bir baba…

Dönüş Yolu: Sessizliğim…   

Heyet taziye ziyaretini bitirmiş dönüş yoluna geçerken Ermenek’in dağ yolllarında güneş zaman zaman kayboluyor zaman zaman görünüyordu, gün batımının eşşiz manzarası ormanda zaman zaman beliriyordu.

Geri dönerken bulunduğum makam aracında herkes sustu. Ama benim içinde bir hikâye büyüyordu. O gün orada gördüğüm şeyler, hayatın en çıplak haliydi. Kayıp, sabır, onur, direniş ve en çok da insanlık…

Oğlum İbrahim Meriç’i kaybettiğimde de kelimeler susmuştu. Ama bugün başkasının çocuklarında, kendi evladımı bulmuştum. Acılar insanı olgunlaştırıyor belki de büyütüyordu. Biliyordum ki evladını kaybeden aileler için bir daha hiçbir şey asla eskisi gibi olamayacaktı… Bugünü, bugün ne olduğunu yazmak istedim. İleri de anlatmak için. Belki unutulmasın diye, belki bir daha olmasın diye…

Karaman’dan Ankara’ya ortalama 200 km hızla giden makam aracının arka sağ koltuğunda yazmaya başladım  bugün ne gördüğümü…

Bugün Ne Gördüm?

Onurlu Anadolu insanının samimiyetini, sabrını, saf ve temiz duygularının yüzlerine yansıdığını, kadınların dimdik duruşunu, çocukların babalarının yokluğunun farkında olmadan büyümesini gördüm… Sadece bir Bakan’ın köy evinde bir bebeği kucağına almasını değil; o bebeğin hayatını güvence altına alacak sistemin var olduğunu gördüm.

Sosyal devletin ne olduğunu ve var olduğunu gördüm bugün… Vatandaşına taziye için 12 saat yolu göze alıp bir Bakan ve bir Bakan yardımcısı iki kadının; şehit madencilerin annelerinin ayağına gidip onların acılarını paylaşmalarını ve devletin imkanlarını onlar için sonuna kadar sunarak, geride kalanlara dokunabilme çabalarını gördüm. Kaybedilenlerin geri gelmeyeceğini ama geride kalan eş, çocuk, yaşlı anne baba, engelli kardeşin devlete emanet olduğunu bunun da bizzat sayın Bakan tarafından takip edildiğini gördüm.

Evlat acısının hem annenin hem de babanın içini acıttığını… Ve o acının hiç dinmeden artarak devam ettiğini bir kez daha gördüm.

Genç ve vakarlı güzel kadınlar gördüm bugün. Toplumsal değerlere sıkıca bağlı özünü kaybetmemiş kadınlar gördüm… Şehit olan eşlerinin aileleri ile birlikte gelecek hayali kuran ve çetin bir hayat mücadelesini birlikte göğüslemeye hazır kadınlar…

Metânetli, elleri öpülesi anneler gördüm bugün…

Adam gibi adam olan babalar gördüm bugün… O kadar acıya rağmen devletimiz sağolsun deyip ayağına kadar gelmiş devletin Bakan’ından birşey istemeyen onurlu babalar…

Güzel ve şirin çocuklar gördüm bugün babasız bir hayatın zorluğunu, kendilerini neyin beklediğini umursamadan çocukluklarını yaşayan…

Bugün biraz kendimi gördüm, kaybettiğim oğlumun kokusunu hissettiğim, sevdiğim o güzel çocukta; İbrahim’de oğlum İbrahim Meriç’i gördüm…

Evlat acısının ne kadar zor bir şey olduğunu bir kez daha yaşayarak gördüm….

Bugün 15 saat yolcuğu rağmen yorulmadığımı gördüm…

Toplumun dezavantajlı kesimlerine dokunmayı ilke edinen sosyal hizmet odaklı işimi daha çok sevdiğimi gördüm..

Son Cümle…

Ertesi günün ilk saatlerinde, gece saat iki sularında Ankara’ya döndüğümüzde yolculuk biterken defterime son olarak şu cümleyi yazdım:

“Toprağın altında kömür yoktu o gün. Toprağın altında sadece insanlar değil, vicdan ve ihmalin gölgesinde unuttuğumuz insanlık vardı…”.

Altına ekledim:

“Ve sanırım, Ben bugün biraz daha adam oldum..”

Abdulkadir ANAÇ

                                                                                                        9 Aralık 2014,  Karaman – Ankara Karayolu

 

Love0 Share Tweet Share Pin

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Instagram
  • Facebook
  • Instagram
  • X
  • E-posta

Yazdıklarım

  • Milli takımımız Dünya Kupasında Nisan 2, 2026
  • İki Zamanda Bir Hikaye: Emeğin İki Yakası Kasım 16, 2025
  • Yeşil ve Sonsuz Bir Dokunuş Ekim 30, 2025
  • Zencefilin Direnci Ekim 30, 2025
  • Ocaktaki Ateşin Dili Ekim 30, 2025
  • Çocuk Yoğun Bakımda Bayram Sevincini Yaşamak Ekim 29, 2025
  • Yazar Olacak Çocuk Ekim 29, 2025
  • Son Nefesinizde Yanınızda Kim Olsun İsterdiniz? Ekim 29, 2025
  • Anneler, Çocuklar ve Sessizlik Ekim 29, 2025
  • Babaannemin Toprağı Ekim 29, 2025

© 2026 Abdulkadir ANAÇ- Bir Fikre Aşık Olmak.. | Powered by Superbs Personal Blog theme