Köylü Çocuğu Olmak
Köylü çocuğu olmak çok zordur… Köylü çocuğu olmak, çok küçük yaşta sorumluluk almak, ailenin işlerine yardım etmek demektir. Ya bağda, bahçede, tarlada çalışırsınız, ya da hayvan otlatırsınız.
Çocukluğu bir orman köyünde oğlak, kuzu ve manda otlatmakla geçmişti. Köyleri çam ormanları ile çevriliydi, küçük büyük yaylaları, doğal pınarları, bu pınarlardan akan gürül gürül akan suları vardı. Köy halkı geçimini çiftçilikle, büyük ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ile sağlardı. Köyün geniş otlak ve yaylakları olması nedeniyle birçok ailenin küçükbaş hayvan sürüsü vardı. Sürüler pınarlardan sulandığı için çobanlar pınarın teknelerini temizlerler ve o temizledikleri pınardan da önce kendi sürüsünün su içmesini sağlarlardı. Çoğu kez aynı zamanda hayvan sulamak istendiğinde öncelik tartışması yaşanır, zaman zaman da kavga çıkardı.
Edebiyat Dersinin Öğretmeni
Lise birinci sınıfta Edebiyat dersinde öğretmen, öğrencilere ev ödevi vererek bir hikaye yazmalarını istemişti. O da çocukluğunun yaz tatillerinde büyükannesi ve büyükbabası ile 3-4 aylığına oba kurdukları Erikli Pınar’da benzer bir çoban kavgasını kurgulayarak özgün bir hikaye yazmıştı. Ertesi hafta ödevleri toplayan dersin öğretmeni, sınıftaki öğrencilerden edebiyat kitabındaki Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban isimli eserini sessizce okumalarını söyledikten sonra kendisi de öğretmen masasında oturup öğrencilerin yazdığı hikayeleri okumaya başlamıştı… Bir süre sonra sınıftaki sessizlik, öğretmenin sert bir şekilde bağırarak konuşması ile kesildi:
“Abdulkadir ayağa kalk…!”
Abdulkadir, beş yaşında ilkokula başladığından, sınıf arkadaşlarına göre daha cılız ve kısa boylu olduğu için en ön sırada oturuyordu ve ayağa kalkarak, yarı korkak, yarı çekingen ve cılız bir sesle;
– “Buyurun öğretmenim” diyebildi…
– “Bu hikayeyi nereden çaldın?”
– “Kendim yazdım öğretmenim…”
– “Bu hikayeyi sen yazmış olamazsın, söyle bana nereden çaldın?”
– “Kendim yazdım öğretmenim, hatta sonuç bölümünü tam bağlayamamıştım, Talat’la sonuç bölümünün nasıl olması gerektiğini aramızda tartıştık…”
– “Bozacının şahidi de şıracı! Hem çalıyorsun hem de utanmadan yalan söylüyorsun”
dedikten sonra öğretmen, masadan kalkarak Abdulkadir’i öfkesini yenene kadar sert bir şekilde tokatlayarak dövdü…
Abdulkadir yediği dayağı umursamadan, uğradığı iftira ve haksızlığa karşı öfkesinden, kırılan onurundan, ağlamaya başladı ve dudaklarından şu sözler döküldü:
– “Öğretmenim hikayeyi ben yazmıştım, bu hikaye, benim hikayemdi…”
Lise birinci sınıfta yazdığı hikaye yüzünden hor görülen, aşağılanan, şiddete uğrayan o küçük liseli öğrenci, aynı zamanda köyünün ilk üniversite mezunu olan Abdulkadir, bu kitabın yazarı idi…
Bilişimci Kadın
Edebiyat öğretmenim, dersin değil de öğrencinin hocası olabilse idi, bendeki yazma yeteneğini fark edip, ona göre daha çok kitap okumamı tavsiye edebilir ve yeteneklerim doğrultusunda eğitimimi sürdürmem için rehberlik edebilirdi… Belki de bu kitabın yazarı yıllar önce çok farklı alanlarda eğitim alarak edebi eserler yazan bir yazar olabilirdi… Yıllar sonra Bilgi İşlem Yöneticileri toplantısında bilişimci bir hanımefendi; Türkiye Bilişim Derneği’nin tartışma gruplarında genel kurul öncesi yazdığım eleştirel yazılar dolayısıyla beni tebrik ettikten sonra; “Kaleminiz çok iyi, bir yerde yazıyor musunuz?” sorusuna “Hayır” cevabını verdiğimde; “Mutlaka bir yerde yazmalısınız, bu yeteneğinizi kullanmalısınız” dediğinde; edebiyat öğretmenimin çocukluğumda gömdüğü, üzerini de örttüğü yazma tutkumu, bilişimci biri farketmişti ve benimde farketmemi sağlamıştı…
Öğretmen…
Uzun yıllar çeşitli yükseköğretim kurumlarında ve farklı alanlarda dersler verdim, En çok önemsediğim öğrenci gruplarım Gevher Nesibe Sağlık Eğitim Enstitüsü ve Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesindeki öğrencilerimdi, çünkü her iki grupta mezun olunca öğretmen oluyordu. Her öğrencimin sınav kağıtlarını okuduğumda onlara özel ayrı bir kağıtta veya verdiğim ödevler kağıtlarına farkettiğim yeteneklerine dikkat çeker, tavsiyelerimi yazardım; dersin değil de öğrencinin öğretmeni olmayı önemsediğim için, öğrencilerime de bunu tavsiye ederdim…
Ne mutlu, dersin değil de öğrencinin öğretmeni olabilenlere…
İşte bu da benim hikayem…

