* Gazeteci kimliğimle Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Kenan Türk ile yaptığım röportajdan esinlenerek öykü haline getirilmiştir.
Gölgesinde Büyüdüğüm Kadın
Turhal ovasının ortasında, çorakla verimin iç içe geçtiği bir arazide yükselirdi babaannemin sesi. Ne zaman akşam olup da güneş dağların ardında kaybolsa, sobanın başına çöker, sessizce dua ederdi. Ben küçücük bir çocuktum o zamanlar, annemi yeni kaybetmiş, onun sıcak koynuna sığınmıştım. Henüz üç buçuk yaşındaydım. Acının ne demek olduğunu daha yeni öğrenmeye başlamışken, onun gözlerindeki koca hüzünle tanıştım.
Babaannem paylaşmazdı acılarını, hüznünü, konuşmazdı herkesle. Ağır bir hüzün vardı gözlerinin derinliklerinde. Çocuk halimle gözlerinin içinde bakınca anlardım yaşadığı haksızlığın verdiği acıyı… Herşeyini paylaştığı bir dostuyla konuşuyormuş gibi konuşurdu benimle. Zaman zaman anlattığı masalların yanında yaşadığı gerçekliğe geçerdi. Bazen beni bir çocuk bazen de yıllarca beraber yaşadığı dostu gibi görürdü. Minik ellerimi yaşanmışlığın verdiği kırışmış avuçlarının içine alırdı. Sesi titreyerek, derin bir sevgiyle gözlerimin içine bakarak anlatırdı. Masal anlatırken yumuşak olan ses tonu yaşadığı gerçekliklerini anlatmaya başlarken birden değişir ve büyük bir adamla konuşuyor gibi ciddileşirdi. Masalları bitirip gerçekliğine döndüğünde bana şöyle derdi:
“Senin deden, yani babam, bu topraklar için can verdi. Bir avuç toprağın hesabını göğsünde taşıdı. Ama oğlum, o toprak artık bizim değil.”
Kaybedilen Bir Mirasın Hikayesi
Çocuk aklımla toprağın nasıl çalınabileceğini anlayamazdım. Ama anlattığı şeyin çok büyük bir acı olduğunu hissederdim. Çünkü o anlatırken gözleri ıslanır, bazen eli titrer, bazen de uzun uzun susardı. Meğer yıllar önce dedem şehit düştüğünde, ardında kalan toprakların çoğu başkalarının üzerine tescil edilmiş. Babaannem okuma yazma bilmediği ve başka bir köyde yaşadığı için takip de edememiş. Bildiği tek şey, bu toprakların babasından mirası olduğuydu…
Bir gün hakkını tekrar geri alma uğruna adaletin yoluna düşüp; “Bana düşen ve hakkım olanı geri alacağım” demiş. Avukat tutmuş, uzun süren yargılamalar sonunda Yargıtay’a kadar dosyasını takip etmiş. Elinde avucunda ne varsa bu uğurda harcamış. Ama ne yazık ki güvendiği hukuk da tuttuğu avukat da onu yarı yolda bırakmış. Yüzlerce dönüm araziden yalnızca kendisi adına tescil edilmiş yirmi dönümlük araziyi bile bir vesile ile elinden almışlar. Ve bunu yapan kişi utanarak söylüyorum, benim bugün meslektaşım olan bir avukatmış.
Haksızlık Yalnızca Mal Kaybı Değildir
İşte o zaman anladım, haksızlık yalnızca malın mülkün kaybı değildi. Onur kaybıydı. İnsan gururunun toprak gibi çiğnenmesi, geçmişin hiçe sayılmasıydı. Babaannem çocuklarına bırakmak istediği mirası değil, bir çaresizliği bıraktı. Ve o çaresizlik, en çok da en yakın dostu olan bana miras kaldı.
Ben büyüdüm. Onun yokluğunda büyüdüm. Dokuz yaşındaydım vefat ettiğinde. Yüreğimde büyük bir boşluk, hep aklımda hak arama uğrunda bir şekilde elinden alınmış o yirmi dönümlük toprak… O gün bir karar verdim çocuk yaşımda: “Ben hakkı dağıtan olacağım, talep eden değil, adalet isteyen değil; adaletin ta kendisi olmalıyım” dedim.
Hukukun Yoluna Çıkış
Bu uğurda hukuk eğitimi almayı amaç edindim ve amacıma ulaştığımda yani hukuk fakültesini kazandığımda; dinlediğim her ders, her sınav, her dava örneği, bana onun hikayesini hatırlattı. Mezun olduğumda da onun bu hüzünlü hatırası bana avukat yerine hakim olmayı tercih ettirdi.
24 yaşındaydım ilk kez kürsüye çıktığımda. Karşımda insanlar, dilekçeler, dosyalar… Ama ben her dosyada bir hayat gördüm. Bir aile, bir evlat, bir dram…
Kanunun Ruhu ve Hakikatin Yüzü
Bugün itibarıyla kemale eriştiğim yaşımda öğrendiğim: Kanunlar, ruhla işler. Hakimin önüne gelen çözülmesi gereken uyuşmazlıklar, sadece kağıt parçaarından ibaret değildir. Her biri bir insanın hayatı, bir insan hikayesidir. Önemli olan verdiğiniz kararla, uyguladığınız kanunla o hayata ne kadar vicdani ve adil dokunduğunuzdur.
Her yargılamada babaannemin hüzünlü gözleri başımda dolaşır. Her haksızlığa uğrayanda onun gözlerinin derinliğindeki hüznü görürüm, adaletin şefkatli eliyle ellerini tutarım. Babaannenim şevkat ve sevgiyle benim minik ellerimi tuttuğu gibi… Çünkü bilirim ki, adalet sadece bir karar değil, şevkatle uzatılan bir eldir. Onuru çiğnenmişin onurunun kurtarılmasıdır. Onurların bekçisi olmaktır. Güçsüzün sırtını dayayabileceği bir dağ olmaktır.
Gençlik, Deneyim ve Yargının Yüzü
Genç yaşta hakim olmak bazen bir sınavdan fazlasıydı. Yetmiş sekiz doğumluydum, 24 yaşında kürsüdeydim. Henüz olgunlaşmamış bir bireyin başkalarının kaderi hakkında karar vermesi… İşte asıl mesele buydu. Zamanla, yaşadıkça, tecrübe kazandıkça her dosyaya başka bir gözle bakmayı öğrendim. Aslında mesele yalnızca kanunu uygulamak değildi, insana insanca dokunabilmekti. Çünkü her bir dava, her bir dosya sadece bir kağıt parçasından ibaret olmayıp, bir insandı, bir hayattı…
Her Kararda Bir Dua
Babaannemin bir cümlesi vardı, hep kulağımda çınlayan: “Toprak insana yük olmaz, ama insan insana olur”. O gün onu anlamamıştım. Şimdi çok iyi anlıyorum. O toprak, onun değil ama o acı, benim olmuştu. Ve belki de bu yüzden her kararın ucunda onun sesi yankılanıyordu.
Hayatta bazı şeyler kaybedilir, ama o kayıpların yankısı nesillerce sürer. Bu yankı, bazen bir çocuğu hâkim yapar. Bazen bir avukatı haksızlığa kör. Bazen de bir karar verir insan: Bundan sonra hiçbir çocuk, göz göre göre bir haksızlığın mirasını taşımamalı…
Yeni Bir Miras: Adalet
İnsan bazen bir arazidir. Sınırları haritalarda değil, kalpte çizilir. Babaannem bu dünyadan bir toprağı kaybederek gitti ama bir vicdanı bıraktı. Ve o vicdan, her duruşmada, her kararda, tek başıma kadığım kürsüde bana yol gösterdi. Belki toprağımızı alamadık. Ama o toprakta adaletin tohumunu büyüttük. Büyüdükçe kök saldı. Ve her karar, bir dua gibi yükseldi içimizden.
İnsan bazen bir hikâyedir. Ve bu hikâye, her nesilde yeniden yazılır. Babaanneminki haksızlıkla başladı. Benimki onun hakkıyla yazılacak.
Babaannemin toprakları yok belki. Ama şimdilerde babaannemin çocuk ruhumun toprağına diktiği ve gün geçtikçe serpilerek büyüyen ağacın gölgesinde; insan ruhuna serinlik veren bir adaletim var…
Abdulkadir ANAÇ
Altınoluk, 27 Temmuz 2025

