Benim için İstanbul, her zaman İmparatorluktan Cumhuriyete yürüdüğüm bir demokrasi yolculuğu gibiydi. Ve bu yolculuğun başlangıç noktası, daima Karaköy’dü.
Yirmi Yıl Önceki Rastlantı ve Denizin Tuzu

20 yıl önceydi… Bir toplantı için İstabul’a gitmiştim. O sabah, tarihi tramvay istasyonunun karşısında, Galata Köprüsü’ne doğru ilerlerken, beni mıknatıs gibi çeken bir kalabalık vardı: Perşembe Pazarı. O salaş dükkânların arasından sahile çıktığımda, balıkçıların dumanı ve taze balık kokusu beni sarmaladı. İşte orası, İstanbullu olmayanların dışında çok da bilinen bir yer değildi.
Orada, beni hemen fark eden, nasırları denizin haritası olmuş yaşlı bir adamla karşılaştım: Rıza Kaptan.
Bana, -takım elbiseli olunca yabancı olduğum çok belliydi- o meşhur soruyu sordu: “Neden karşıda değil de burada?” Karşı dediği, ithal balıkların satıldığı, süslü kayıkların olduğu Eminönü sahiliydi.
“Orada taze deniz balığı satılmıyor ki,dondurulmuş Norveç palamudu satıyorlar, taze balık bu tarafta var. O yüzden buradayım.”
Rıza Kaptan, Ankara’da yaşayıp burayı nereden bildiğime hayret ettiğinde, ona 10 yıl öncesinde burayı rastgele bulduğumu anlattım.
Balık tezgahının yanındaki iskembelere oturup sohbete başladık. Rıza Kaptan, bana balıkçılığın felsefesini anlattı. Balıkçı olmak, sadece ağ atmak değildi: “Kışın soğukta gece uyumamak, soğukta denizin içerisinde hayat mücadelesi vermekti.” İlk çocuğu doğduğunda bile denizde, balık avında olduğu o ilginç hikayeyi anlattı. O zamanlarda, buranın esnafı ticarileşmemişti, en taze balığı burada yiyebilirdiniz.
Rıza Kaptan’ın sözleri, benim İstanbul portremi çizmeye başlamıştı: Kent, insan kokusunun her bir yerine sindiği bir yarımada.
Hamalların Sırtındaki Yük: Tarihi Yarımada’nın Dramı
Rıza Kaptan’dan öğrendiğim emeğin bedelini, Galata Köprüsü’nü geçip Tarihi Yarımada’nın kalbine yürüdüğümde, başka bir biçimde gördüm. Tahtakale ve Mahmutpaşa. Bu bölgeler, benim için bir alışveriş merkezinden çok, tarihe bir yolculuktu.
Ama bu yolculukta sırtı bükük bir gerçek vardı: Hamallık sistemi.
Burada, Mahmutpaşa’nın o yoğun, kalabalık ortamında, o kadar çok esnafın olduğu yerde o dükkanlara malzemeleri taşımak için herhangi bir aracın işe yaramadığını görüyordum. Ve bu durum, hamallığı hala bir emekçinin temsili kılıyordu.
Bir hamalın yanından geçerken durdum. Gözlerimde Rıza Kaptan’ın anlattığı denizdeki mücadele vardı. Bu adamın mücadelesi ise, 21. yüzyılda tuhaf gelebilirdi, ama tamamen gerçekti.
Omuzları, taşıdığı yükün şeklini almıştı. Bir an için, sırtındaki yükün sadece çuvallar olmadığını düşündüm; omuzladığı, evine götürmek zorunda olduğu bir hayat mücadelesiydi. Elindeki bir urganla yük taşımaya talip olan insanları izlerken, güncel gerçekler zihnime vurdu.
Bu emekçilerin mücadelesi, Rıza Kaptan’ın zorluklarını bile aşan bir çıkmazdaydı: Teknoloji geliştikçe onlara olan ihtiyaç azalıyordu. Dahası, Tahtakale’nin esnafı, toptan ticaret merkezlerine taşınmıştı. Bu, işlerinin azalması demekti.
Omuzlarımdaki yükü indirmek için sabırsızlanan adam, kendi kendine mırıldanıyordu: “Elimden gelse bugün bırakacağım hamallığı. Ama dört çocuk var ve okuyorlar. Onlar bu işi yapmasın, okusun, adam olsun istiyorum.”
İşte, emeğin gerçek portresi buydu. Tahtakale’de sayıları bin civarında kalan bu adamlar, kendilerine miras kalan bir işi, çocuklarına miras bırakmamak için her gün sırtlarına ağırlık yüklüyorlardı. Rıza Kaptan soğukta denizin içinde savaşıyordu; bu adamlar ise teknolojinin ve değişen ticaretin sırtlarını bükmesine karşı savaşıyordu.
İki Mücadelenin Birleşimi
Yıllar sonra Karaköy’e gittiğimde, her şey değişmişti. Eski balıkçı ruhu, yerini modern bir binaya bırakmıştı. Pırıl pırıl tezgâhlar, cam vitrinler…
Yeni binada, Rıza Kaptan’ı buldum. Yaşı benden çok daha büyük, ama yine de dimdikti.
“Rıza Kaptan?” dedim.
Beni tanıdı. “Beyefendi, takım elbiseli yabancı. Sen hâlâ buralarda mısın?”
Bana denizden yeni çıkan lüferi tavsiye etti. Lüfer pişerken iki eski dost sıcaklığı ile boğaza bakan pencere kenarındaki masaya oturup sohbet ettik. Ona Mahmutpaşa’daki hamalları sordum. “Sen denizdeydin Kaptan. Onlar karanın zorluğunu çekiyor. Değişen ticaretle işleri bitiyor. Çocukları için katlanıyorlar” dedim.
Rıza Kaptan, pencereden Galata Köprüsü’ne baktı. “Denizde de, karada da aynı hikaye… Onların omuzlarında taşıdığı ağır yükle mücadelesi, benim kışın soğukta denizin ortasında uyumamamdı. Eskiden buradaki balıkçılar barakadan bozma yerlerde sandal üzerinde hizmet veriyorları ancak daha çok kazanıyorlardı, şimdi gelirleri çok azaldı. Yeni yerimiz temiz, düzenli. Ama buranın hem eski kazancı hem de o eski ruhu kalmadı” dedi.
O, Kumkapı’dan Karaköy’e kadar uzanan eski balıkçı köyünün hatırasını taşıyordu. Ben ise, onun hikayesini ve Mahmutpaşa’daki bin civarındaki hamalın umutsuz direnişini zihnimde taşıyordum.
İstanbul, her türlü dramı, sevinci insanların yüz çizgilerinden görebileceğiniz tek yerdi. Ve ben, o gün iki farklı emeğin, iki farklı zamanda nasıl aynı zorluğa karşı savaştığını görmüştüm. Karaköy’de modernleşen balıkçılar, Tahtakale’de direnen hamallar…
Emeğin ve emekçinin resmedildiği İstanbul portresi, hem denizde hem de karada, mücadelesi hiç bitmeyen bir destandı.
(*) Bu öyküde kullanılan fotoğraflar Ara Güler’in İstanbul Fotoğrafları albümünden alınmıştır. (https://araguler.net/istanbulphotos2.html)

