Süreyya Sert Röportajı

“PATRON GÜZEL RESİM İSTİYOR: “PATRON ÇİRKİN RESİM SEVMEZ ÇOCUKLAR…”
Ankara – Abdulkadir ANAÇ – 2 Mayıs 2025
Röportaj için telefonla ilk iletişim kurduğumda; “gazeteciliği ve yaşadıklarımı anlatırken çok eğleneceksin” dediğinde ne demek istediğini yeterince anlamadığımı; anlattığı her olaya bu kadar da olmaz diye şaşırdığım, bir çoğunda kahkahalarımı gizleyemediğim, giyim tarzından konuşma şekline kadar nevi şahsına münhasır bir kişilikle karşılaştığımda farkettim… 1978’ler Türkiye’sinden başlayan yolculuğumuz 80 öncesi üniversite öğrencilerinin siyasete nasıl alet edildiğini, sağ sol kutuplaşmasından bir tarafı seçmeye zorlandığı, üniversitede eğitim almanın zorluğuna tanık olarak başlarken, 12 Eylül 1980 Askeri darbesinin basına ve topluma yansımalarını teğet geçip, genç gazetecilerin iş bulmak için nelere katlandıklarına, adliye muhabirliğinden, magazin gazeteciliğine oradan siyasi muhabirliğe, kameramanla muhabir uyumu olmadan televizyon gazeteciliği yapılamayacağını gerçeğine doğru yaptığımız yolculukta; Tan Gazetesinde çalışırken yapılan asparagas haberlere kahkahalarla gülerken, bir yandan mesleğe tutunmak için yaptığı ve etik ikilemi yaşadığı bazı haberlerin pişmanlığını dile getirip diğer yandan da annesi trafik kazasında ölen iki kızkardeşin dramını gözleri dolarak anlatırken birlikte hüzünlendik meslek büyüğümüz duayen gazeteci Süreyya Sert ile… Röportaj sırasında yeni mesleğim hakkında bilgilendiğim, kültürlendiğim, gazeteciliğin son 45 yılını bazen şaşırarak, bazen gülümseyerek ve en önemlisi bu sürecin tanıklığını yaparak yaşayan bir gazeteciden mesleğin inceliklerini, zorluklarını, gazetecilik etiğini öğrenmem benim için büyük bir kazanımdı. Bu kazanımı sizlerle paylaşmak ve dünyanın en renkli kişiliklerinden birine sahip Süreyya Sert ile yaptığım röportajda sorduğum ilk sorudan itibaren sizi gazetecilik mesleği ile ilgili gizemli bir yolculuğa çıkaracak ilginç cevapların yer aldığı anı, olay ve olgularla başbaşa bırakıyorum…
* Çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
Ben 1960’da Aksaray’da doğdum. O zaman doğduğumda babam yeni imamlığa başlamış. Çok fakir bir aile. Babam tarafı çok fakir, anne tarafı durumu iyi. Annem ve babam Aksaray’ın Köyünde doğuyorlar ama evlendiklerinde Aksaray’a taşınıyorlar ve ben şimdi gecekondu diyebileceğimiz küçük bir kiralık evde doğuyorum. İlkokula Aksaray’da başladım. Sonra babamın görevi imam olması nedeniyle birkaç şehir gezdikten sonra Aksaray’a döndük ve tekrar liseye orada devam ettim. 1977’de Ankara’ya geldim. Dershaneye yazıldım. Sivas yurdunda kalıyorum. Ülkücülerin yurdu. biz beşinci kat 54 nolu odada kalıyoruz, bize bitişik 52 nolu odada da Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları kalıyordu.
* Muhsin Yazıcıoğlu’nun lider olacağı o günlerden belli miydi? Yoksa sıradan bir arkadaşınız mıydı?
Muhsin Yazıcıoğlu genç, çakı gibi, bir havası, bir karizması vardı. Diğer gençlerden çok farklıydı. Zaten pek yurtta kalmazdı o. Gece gelip gider, ülkücü hareketi örgütlemek için il, il dolaşırdı. Beyaz gömlek giyerdi. Yani ceket falan giymezdi. Yani silahlı dolaşmadığını onu takip edenler anlasın diye. Tahmin ediyorum. Sivas Yurdu da Meşrutiyet Caddesinin tam ucunda, yokuştan aşağıya inilen yerdeydi. Biz o zamanlar ülkücülük gibi siyasi konularla ilgilenmezdik. Ama en azından milliyetçiyiz, vatanseveriz, vatanperveriz.Tabii inançlı Anadolu genciyiz. Fakat bilardo oynuyoruz. Gençlik Parkı’na gidiyoruz.
* Üniversite yıllarınız?
1978 yılında üniversite sınavına girdim. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunu kazandım. Yani 1978’de okula kayıt yaptırdım. Fakat okul siyaeten sağ, sol diye ayrılmıştı. Babam Bahçeli’de ev aldı. Bahçeli’de oturuyoruz. Eve 1980’de geçtim. Ama Bahçeli’de oturan ürkücü arkadaşlar var. Beşevler’de okurlardı. Akademi de Beşevlerde idi. Onların yanında kalırdım. Fakat ilk yıl okula gidemedim. Bahçeli’den emeğe gitmek, solcuların içinden gitmeyi gözüm yemedi. Okula bir iki kez uğradım. Kendime uygun bir ortam bulamadım. Devam mecburiyeti yok. İlk yıl böyle geçti.
1979 yılında okula fiilen başladım. Birinci sınıf geçti. İkinci sınıf oldu. Okula gittim. Bir gün, iki gün geziyorum yani okulda. Çevre arıyorum, arkadaş arıyorum ama mesafe kuramıyoruz. Yani herkes birbirine düşmanca bakıyor. Okula gelip gidiyorum, amacım sosyal çevre edinmekti. Ondan sonra tiyatro okuluna girdim. Nurhan Tekinel Hoca vardı. Dil Tarih’de. O bize ders vermeye gelirdi. Onun öncülüğünde bir oyun sergiledik. Ben orada muhtemelen Ali Rıza Bey’in yaşanmış hayat hikayesinde Ali Rıza Bey’in ikinci roldeki arkadaşını canlandırdım. ODTÜ’de sergiledik. Ondan sonra okulda sergiledik. Gayet iyiydi yani çevremiz falan. Tiyatro yaptık. Tiyatrodan sonra bir çevre edinmeye başladı Kızılay’dan. Okuldan gruplar geliyor artık bana. Beş kişi, altı kişi tiyatro grubumuz eve oturuyordu. Kahve içiyoruz. Ortamı seviyorum. Solcuların ortamı daha iyi. Kız da erkek de vardı ortamımızda…
* Üniveristesiteyi kazanmadan önce hayalinizde Gazetecilik mesleği var mıydı? Gazeteci olmaya nasıl karar verdiniz?
Gazetecilik o zaman havalı bir meslekti. Uğur Dündar vardı işte. Ona özenirdim. Bir de Sözcü gazetesinin sahibi Burak Akbay’ın babası Ertuğrul Akbay vardı. Günaydın Gazetesi’nde dünya röportajları yapardı. Hatta Sabancı’yla bir röportajında Sabancı ona dedi ki “senin gibi yakışıklı ve formda olsam daha ne isterim”. O zaman tabii tek TRT kanalı var. Özel radyo ve televizyonlar yok. Gazetede olarak da Hürriyet, Tercüman, Milliyet çok popüler. Hürriyet gazetesi amiral gazete. Tercüman gazetesi sağın kalesi. Milliyet biraz daha solda ama traji daha az. Ertuğrul Akbay Günaydın gazetesinde röportajlar yapardı. Afrika’dan, Amerika’dan, plajlardan. O’na özenirdim…
* 1978-1979 yıllarında ulusal bazda hangi gazeteler vardı?
En yaygın gazete o zaman Hürriyet ve Günaydın idi. Günaydın efsane bir gazeteydi o zaman. Milliyet, Hürriyet, Tercüman o zamanın 3 lokomotif gazetesiydi. Günaydın da magazin gazetesiydi, renkli basındı. Ama solun gazetesi de Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet siyah beyaz basılırdı. Cumhuriyet her zaman ağırdı. Yani herhangi birinin okuyabileceği değil de biraz okumuş yazmış insanların biraz daha solcu, kültürlü diyebileceğimiz insanların gazetesiydi. Onun için mesela Aksaray’da cumhuriyeti bizim lisede bir müdürümüz vardı, bir o okurdu, ondan başka Cumhuriyet’i alıp okuyan görmezdim. Yani bayi de olurdu da az kişi alırdı. Ama Hürriyet veTercüman hemen hemen her yerde olurdu.
“ÜÇÜNCÜ SINIFA GEÇİNCE İŞ BULMA KAYGISI YAŞAMAYA BAŞLADIK”
* Okula dönecek olursak gazetecilik eğitimi nasıl devam etti?
Okul ilerledikçe yani 2., 3. sınıfa geçtikçe biz önümüzdeki abilerin büyük dediğimiz, bizden önceki sınıflarının kaygılarını yaşamaya başladık. İş yok. Yani gazeteci olmak öyle kolay değil ki. O zaman da öyleydi. Çünkü mecra az, talep çok, alan yok. Ev arkadaşım Cengiz Özkan vardı. Aynı sınıftaydık, babası emekli bir başkomiserdi. Balıkesir’li idi. Onunla beraber biz ne yapalım ne yapalım dedik. 3. sınıftayken fotoğrafçılığa başladık. Yani ben babama bir fotoğraf makinesi aldırdım. Onun zaten vardı. Yani fotoğraf makinesi almak o zamanlar çok zor bir şey. İlk adığım makinam Pentax idi. Velhasıl fotoğraf makinesi aldıktan sonra biz Cengiz arkadaşımla beraber gazeteleri dolaştık.
* Fotoğraf makinesi almanızdaki amaç neydi? Fotoğraf çekerek gazeteciliğe başlamak mi?
Gazeteciliğim havasına girmek istiyoruz. Fotoğraf makinesinin olması, Kızılay’da boynunda fotoğraf makinesi ile dolaşmak efsane birşey… Hür Vatan gazetesine gittik. Aynı sınıftan 3 kişi Hür Vatan Gazetesi’nde stajyer olarak işe başladık. Para yok pul yok. Gel buraya dediler. Orada çayımızı kendimiz yapıyoruz, yardım ediyoruz. Oraya güzel bir hava getirdik. Hava getirdik ama entertip baskı… Gece Hür Vatan’ın kendi yerinde Demetevler’de bir apartmanın çok alt katında entertip baskı yapıyoruz.
* Entertip baskı ne demek? Biraz açar mısınız?
Entertip baskı, kurşun dökümle yapılan baskı. Tek tek dizilir harfler. Yani A, C, B işte. Tek tek dizilir. O paragraf oluştuktan sonra o kurşun alınır, plakaya geçirilir. Çok zahmetli iştir. Biz o tek tek dizme işini yapan adamlara yardımcı oluyorduk. Onların ayak işlerini yapıyorduk. Gazeteci yazısını yazı işlerine veriyor, yazı işleri yazıyı hazırlar verir. Onlar yazıyı alır. Ama onlar öyle ki, o kurşunu harfler de şurada tersten alır koyar, tersten alır koyar. Yani o tersten gördüğün B’yi, C’yi, D’yi, F’yi, G’yi, senin nedir diye çözemediğin şeyi onlar o kadar profesyonelleşmiş ki tak tak alır koyardı. Mesela aldıkları zaman ters yazıyı düz yazıdan daha iyi okurlardı. O kadar refleks kazanmışlardı ki çok hızlı idiler. Bu arada şarap da içiyorlardı, hatta birinin adı şarapçıydı, birinin adı Parselli idi. Yazar çizer neyse muhabir daktiloya yazıp o sayfayı yazıp size veriyordu.
* Entertip baskı ustası bir sayfayı ne kadar sürede dizelerdi?
O hale getirilirken bir sayfayı bir kişi 3 dakikada 5 dakikada dizerdi. Ondan sonra kurşun döküme giderdi. Biz oraya entertip baskıya gittiğimiz zaman orada bir işe yarıyorduk. Hoşumuza gidiyordu. Yani çay demlemekte bir işe yaramak. Okulda bir işe yaramıyorsun. Sonra burada, orada gidip gelirken mesela onların da gelir seviyesi, mental sağlıkları falan pek iyi değildi. Gece saat bire ikiye kadar bu işler yapılırdı. Onlar Demetevler’de iş bittikten sonra Rüzgarlı’ya kahveye geçerlerdi. Daha sonra Günaydın Gazetesi’ne geçtiğimizde, Offset’ti Günaydın. Offset, büyük bir teknolojiydi.
* Offset baskıyı biraz açıklar mısınız?
Offset, yani röntgen gibi filmini çekiyorsun yazıları, onu sayfaya ışınlayarak, şu kurşun plakaya yansıtarak, kurşun plakaya yansıtıyorsun yani röntgenden yansıtıyorsun, orada izi çıkıyor onun. O kurşun plakadan da geçen bobinler, kurşun plakadaki resimi, yazıyı aynen kağıda aktarıyordu. Bu müthiş bir teknolojiydi. İlk entertiple çalıştığımız Hür Vatan Gazetesi’nde o zaman 6-7 ay çalıştık. Para yok, pul yok. Yani kendimiz yürüyerek gidiyoruz, geliyoruz. Otobüse binmek falan çok zor yani. Ama bir fotoğraf makineniz var artık. Hatta Hür Vatan Gazetesi’nde iken zabıta veya imarla ilgili konuda bir belediye başkanı toplantısına gittik. 3 kişi masada oturuyoruz. 3 tane fotoğraf makinesi. Hürriyetten bir kişi, Milliyetten bir kişi, Tercümandan bir kişi. Onun yanında işte TRT’den, Anadolu Ajansı’ndan birer kişi var. Ama biz 3 kişi Hür Vatan’dan ve birer de fotoğraf makinesi. Bizi kelli felli gazeteci sandılar. Bir dönem öyle geçti Hür Vatan’da.
* Hür Vatan’da hangi işleri yapıyordunuz?
Hür Vatan’da sayfayı dolduruyorduk. Gazetelerden haber kesiyorduk. Bazen de hazır kurşun plakalar vardı resimler hazır. Daha önce kurşuna basılmış resim olarak da entertip baskıda yazılar kurşunla dökülür resimlerde kurşun plakaya kurşun şöyle bir şey basın plakası var ya tabaka gibi ona nakşedilir o da sayfaya konulurdu o sayfadan da gazete çıkardı. Biz onların resim altı yazılarını yazardık. Mesela 400 tonluk bir resim var. Onun altına “kadın kendisine bakımlı olmalıdır” diye bir yazı yazdım ben. Bizim yazı işleri müdürü beğenmişti, hoşuma gitmişti. Öyle haberler dolduruyorduk. Mesela Hürriyet’te, Cumhuriyet’te, orada, burada çıkan haberleri, küçük haberleri kesiyorduk. Onları ya cümlelerini değiştiriyorduk ya da aynen alıyorduk, yazı işlerinde işe yarıyorduk.
* Gazeteciliğe başladığınız yıllarda kendinize rol model olarak aldığınız gazeteciler var mıydı?
Hür Vatan’dan Barış Gazetesi’ne geçtik. Fakat bu Hür Vatan’da çalışırken biz Çetin Altan’ı kendimize rol almıştık. O da polis adliye muhabiri olarak işe başlamıştı. Cüneyt Arcayürek ve Çetin Altan. O dönem bizim en popüler gazetecilerimizdi.
“GAZETECİLİK POLİS ADLİYE MUHABİRLİĞİNDEN BAŞLARDI”
* Polis adliye gazeteciliği daha mı popülerdi?
Yani gazeteci olacaksan polis adliyeden başlayacaksın diye bir kabul vardı. O dönem öyleydi. Ama bu yargı giderek değişti sonra. Biz adliyeye gidiyorduk. Sonra değiştirelim dedik, Ben polise gitmeye başladım. Cengiz adliyeye gitmeye başladı. Fakat ilk önce adliyeye gidiyoruz Cengiz’le. Adliye Anafartalar Caddesi’ndeki eski adliye binası. Orada gazeteciyiz diye bizi önemli adam zannediyorlardı. Yani mübaşir de, katip de, hele sanıklar… Yani orada gazeteci olmanın bir önemi bir gazeteci kimliği vardı. Sanıklar, tutuklular… Yani öyle bir şey ki aman bunların diline düşmeyelim yazarlar falan filan. Dışarıda da bize yani bizim ruhumuzu okşayacak sorular soruyorlardı mesela abi siz maçlara bedava mı giriyorsunuz? Kızlar size ilgi duyuyor mu? Başbakanla nasıl görüşüyorsunuz? Her yere girer misiniz? Bir haber bulunca ne yapıyosunuz? Hiç ölüm tehdidi aldınız mı? Yani bu tür ilgi sizi havaya sokuyor gazetecilikte. Adliyede çalışırken Hür Vatan Gazetesi’ne birkaç haber yaptık. Yani. Duruşmadan işte. O zaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İrfan Kılıç vardı. Uçak kaçıran sanıklara idam cezası vermişti, kalemi kırmıştı. Onu haber yapmıştık.
“İLK YAYINLANAN ÖZGÜN HABERİM, BİR CÜMLELİK FOTOĞRAF ALTI YAZISI İDİ : KADIN BAKIMLI OLMALIDIR”
* İlk yayınlanan haberiniz idam haberi miydi?
Hayır. Hür Vatan’da çalışırken yaptığım ilk ciddi haberim oydu da onu yetiştiremedik ki. Akşam geldik, Anadolu Ajansı’nın küpürleri gelirdi. Yani duruşmayı izledik ama Anadolu Ajansı’ndan o zaman teleks vardı. Dönüyordu haber metinler. Anadolu Ajansından alıyorduk, yazı işlerine veriyorduk. Barış gazetesinde kendimiz özgün haber yapıyorduk, yazıyorduk. Yazı işleri müdürümüz vardı, Bülent o düzeltirdi, sayfaya sokardı, ucunu keserdi, altını keserdi. Yazımızda ne kadar oynanırsa moralimiz o kadar bozulurdu. Bir muhabirin verdiği haberle ne kadar üstünü altını çizer, kesersen o kadar kötüdür yani.
İlk yayınlanan haberim; bir fotoğrafta güzel bir kadın vardı, kendisine bakım yapıyordu. Böyle aynada saçını tarıyordu. O fotoğrafın altına “Kadın bakımlı olmalıdır” diye yazdım. O benim ilk özgün haberimdi. Biz ona resim altı diyoruz. İlk haberim budur. Bir cümle bir resim var, çünkü resim kolay değil öyle. Yani bir tabloyu doldurmak çok önemli bir şey olacak ki kurşuna aktaracaksın onu. Bir tane tablo bulduk. Kurşun plakalar vardı. Bir tanesini seçiyorsun altına resim altı yazıyorsun. Onları doldurduk. Ondan sonra oradan adliyeye git gel…
Barış gazetesinde Atilla Güner diye bir çocuk vardı. O bizden bir sınıf önceydi. Barış gazetesindeydi. Biz de adliyeye geliyorduk. Onunla da aynı okuldandık, konuşuyorduk. Atilla Güner, Barış gazetesinden Hürriyet’e geçti. Barış’tan duyduk. Kendisi de haber verdi. Havalarda çocuk, hava binbeş yüz… Öyle deyince ona demişler ki ne yapalım sen gidiyorsun yerine adliye muhabiri bulalım önerdiğin biri var mı demişler. O demiş ki, “Hür Vatan Gazetesi’nde Süreyya diye birisi var, Ben sizi onu bir görüştüreyim” demiş. Gittim, Barış Gazetesi’ne. Ofis Cinnah Caddesi’nin başındaydı.
“BÜYÜK LÜKS: OTUZ TANE YEMEK FİŞİ VE OTOBÜS KARTINA ÇALIŞTIM”
* O zamanlar Cinnah Caddesi önemli bir yerdi değil mi?
Ankara’nın en ünlü caddesi. Hürriyet orada. Tam karşısında Barış Gazetesi var. Yaşar Aysev sahibi. Gittim çok modern bir büro. Hür Vatan’ın bürosu Rüzgarlı’daydı. Yani bunun yanında çok peşmurde bir büroydu yani. Barış Gazetesi bana modern plaza gibi geldi yani o zaman. Barış Gazetesi’nde görüşmeden sonra “tamam gel başla” dediler. “Sana yemek fişi vereceğiz” dediler. Yemek fişi. Otuz tane. Yirmi altı tane mi ne? Ama bir kuru fasulye, bir pilav yiyordun o yemek fişiyle. Bir de otobüs kartı vereceğiz dediler. Büyük lüks. Otobüs kartı ve yemek fişi. Ama yemek fişini öyle veriyorlar ki. Yirmi altı mıydı? Otuz muydu? Bir yemek fişiyle bir kuru fasulyeyle bir pilav yiyorsun. Benim de doymam için en az iki kuru yemem lazım. İki pilav yemem lazım. Bazen dayanamıyordum. İki fiş veriyordum, iki yemek alıyordum. Ondan sonra aç kaldığım günler oluyordu. Onu da dışarı evden salça, ekmek, peynir ekmek bir şey atıştırıyordum. Çünkü o arada ben gazeteciye başlamadan önce apartmanın yöneticisi oldum. Hani daire sahibi, mülk sahipleri olarak. Yönetici olunca da paraları kahvede, yanıkta, kumarda kaybettim. Onu kapatmak için annemin taktığı altın zincir falan onları verdik. Yani apartmanın açığını kapattım, elde avuçta bir şey kalmadı. Babamla annemle de aram biraz açıldı, para göndermiyorlar. Barış gazetesine de gidip geliyorum. Barış gazetesinin şu güzelliği var. Fotoğrafı çekiyorsun, gazeteye geliyorsun. Yarım saat içinde akrendizörde basıyoruz resmi. Sayfaya koyabiliyoruz. Böyle bir avantaj, müthiş… Resmi çekiyorsun, geliyorsun, yarım saat içinde karanlık odaya giriyorsun. Offset baskı yapan Barış Gazetesi’nin bir de bayi satışı vardı. Yani sadece ilan almak için değil, aynı zamanda bayide satılıyordu. Yani birçok emekli albay, emekli subay, bürokrat yazı getiriyordu Barış Gazetesi’ne girsin bunlar diye. Yani yazı, yani haber de çok geliyordu. Yan odada Turgay Yeşmen diye bir spor muhabiri vardı. Mete Bayındır vardı. Şimdi TRT’de spor yorumcusu olarak zaman zaman çıkıyor, Nezir Önal vardı. Ondan sonra Veli Özdemir vardı. Sonradan gazetecilikte mesafe alan kişiler bunlar. Biz Barış Gazetesi’nde hep birlikte çalıştık. Barış Gazetesi sol tarafta ama aşırı değildi, ortalarda idi, Ecevit’çiydi. Ondan sonra Yaşar Aysev daha sonra milletvekili adayı oldu ama veto edildi Kenan Evren tarafından. Barış Gazetesi’nde böyle bir dönemimiz oldu 7-8 ay. Fakat havalara girdik. İsmimiz çıkıyor. Süreyya Sert imzamız var…
* İlk kez Süreyya Sert imzası ile haberiniz Barış Gazetesi’nde çıkmaya mı başladı?
Hür Vatan’da çıktı. İlk başta Hür Vatan’da. Sonra Barış Gazetesi’nde çıktı. O zaman okul devam ediyor. O arada zaten 1984’te mezun oldum. Yani okuldan zamanında mezun olamadım. Çok sonra mezun oldum. Barış gazetesinde çalışıyoruz, özgün haberlerimiz gidiyor, imzamız giriyor, havalara girdik yani. O dönem mesela şimdiki tanıdığım Muharrem Sarıkaya Hürriyet’te. Ondan sonra Adnan Gerger, Oktay Özeçki Hürriyet’te, Polis adliye haberleri. Ondan sonra arkadaşım Cengiz Özkan Son Havadis’e geçti. Ben Barış Gazetesine geçtim. Son Vadis o zaman ana kulvarda büyük ulusal bir gazete ama iddiası yok. O arada Günaydın Gazetesi’nin polis adliye muhabiri boşalmış. Bülent İçmen vardı orada, Bülent İçmen milliyete geçmiş. Orası boşalınca bize haber geldi. Onlar da Barış Gazetesi’ni takip ediyorlar. Barış Gazetesi’nde Süreyya acaba kim derken Günaydın gazetesinin istihbarat şefi Nuri Kayış sonradan RTÜK Başkanı oldu. Çok değerli bir insan. O haber gönderdi bana Veli Özdemir’le. Gittim onunla görüştüm. Dedi ki “biz bir polis adliye muhabiri arıyoruz. Gelir misin buraya?” “Derhal abi çok memnun olurum” dedim. Giderken de Cengiz Özkan’la beraber gittik. Ondan sonra Nuri abiye dedim ki “bak Nuri abi ben polis adliyeye gidiyorum. Yani adliyeye gidiyorum falan ama Cengiz de adliyede tecrübeli”. O zaman Nuri abi Cengiz’e “sen de geleceksin, biriniz polise biriniz de adliyeye gidersiniz” dedi. Bir de bizden kıdemli bir Sabri Canbeyli diye bir muhabir var. Sabri Canbeyli de sonradan kanserden öldü. Cengiz Özkan da sirozdan öldü. Cengiz Özkan ev arkadaşım. Sabri’yle sonra aynı evde kaldık. O da öldü. Ondan sonra biz Cengiz’le ikimiz Bekir Coşkun’la, Nur abi “gelin sizi Bekir Bey’le görüştüreyim” dedi. Bekir Bey’in odasına girdik. Bekir Coşkun biraz peltek konuşuyordu. “Hoş geldiniz çocuklar falan filan”, Biz kendimizi tanıttık. “Tamam başlayın, nerede oturuyorsunuz?” ” dedi. “Bahçeli’de” dedim.” “Nasıl gelip gidiyorsunuz?” diye sordu. “Buraya yürüyerek 17 dakika” dedim . “17 dakika…, geliş gidiş zamanını bile hesaplıyorlar, bu çocuklar işi biliyor” dedi.
“PARASIZLIKTAN MEŞİN PARDESÜMÜ BİT PAZARI’NDA SATMAYA GÖTÜRDÜK, SUDAN UCUZ BİR FİYAT VERDİLER, VAZGEÇTİK”
* Günaydın’da da mı yemek fişiyle çalıştınız?
Hep fiş… Para almam lazım. Günaydın gazetesine geçtiğimizde para veriyoruz dediler. O arada biz öyle dardayız ki ayakkabı bağcığımız yok, alacak para yok. Evde salça ekmek idare ediyoruz. Yani kısıtlı bir bütçemiz var. Hatta benim bir meşin paltom vardı pardesüm meşin, matriks gibi. Onu Bitpazarı’nda satmaya götürdük. Sudan ucuz bir fiyat verdiler, vazgeçtik. Ama ailelerimiz fakir olduğu için değil, kendi bütçemizi iyi ayarlayamadığımız için.Günaydın’a başladık. Rahat ettik. Asgari ücret, artı yemekhanesi var. Hürriyet ve Günaydın’ın yemekhanesi ortak. Rüzgarlı da Uçar Han. Öğlen yemeği yiyoruz. Akşam nöbete kalmak da bizim için onur. Çünkü nöbete kaldığımız zaman yemek yeme hakkımız var. Gidiyorduk, yemek alıyorduk. Günaydın gazetesin’de polis adliye muhabiri olarak işe başladık. Ben polise gidiyordum, Cengiz adliyeye gidiyordu.
* Günaydın muhabiri olmak nasıldı? Size bir statü kazandırdı mı?
Hem de nasıl… Günaydın önemli bir gazete o zamanlar. Kimliğin var, önemli gazetecilerle birlikte çalışıyorsun. Örneğin Ertuğrul Akbay’la aynı ofiste çalışıyorsun. Ertuğrul Akbay Günaydın’da o zamanlar. Efsane adam. Günaydın’a başlayınca Tan Gazetesi çıkmaya başladı. Günaydın kendi bünyesinde Rahmi Turan öncülüğünde Tan Gazetesini çıkardı. Yani aynı ofiste çalışıyoruz, aynı yazıları veriyoruz. Fakat Tan Gazetesi benim polis haberlerini büyütmeye başladı. Daha doğrusu kendi anlayışı o, konsept o. Tan Gazetesi, magazin gazetesi. Tan Gazetesinde çıkan yazılarkendi muhabirlerinin imzasıyla çıkıyordu. Yani Günaydın ve Tan Gazetesi’nin ikisinin de imzamızla haberlerimiz çıkıyordu. Çok önemli gazetecilerle birlikte çalıştık. Orhan Uğuroğlu, Nuri Kayış, Mehmet Öz Soprak, Şükrü Küçükşahin, Türkan Buğdaycı, Sabri Canbeyli, Mehmet Kahraman, Oktay Pirim. Ekonomist olan Erdal Sağlam bir ara geldi gitti bize.. Yani ofis sonradan her biri mihenk taşı olan şeyler. Muhabirlerle çalışıyoruz. Biz onların yanında daha acemiyiz. Onlardan sonra işe başlamışız ama cevvaliz. Bekarız, evde kalıyoruz. Bahçeli yakın. Uykusuzluğa dayanabiliyoruz. Mesela gece polislerde biz operasyona gidiyorduk, denetimler oluyordu. İşte kimlik kontrolü veyahut da mekan kontrolü. Uygulama deniyordu buna. Gece bir haber geliyordu ama önceden planlı. İşte 300 polis, 500 polis uluslaki pavyonları denetleyecekler. Trafik denetlemesi yapacaklar. Kimlik kontrolü yapacaklar. Araba durduracaklar. Biz bunlara gidiyorduk.
“UYUR GEZER NUMARASIYLA KOMŞUSUNA AŞK YAPMAYA GİDEN KARISINI KAPIDA YAKALADI”
* Magazin gazeteciliğini ve Tan Gazetesinin yayın politikasını analatır mısınız?
Polis uygulamalarında en çok pavyonlara gidiyorduk. Hani polislerle hem ilgimiz çok hem oradan iyi haber giriyor Tan Gazetesi’ne. Tan Gazetesi’ne girdikçe prim de alıyorduk. Bir ara Tan Gazetesi öyle oldu ki, yani mesela bir kızın fotoğrafını çekiyoruz, onun yanında İstanbul’da mayolu bir fotoğraf, gözü bantlı, sanki onu da biz çekmişiz gibi. Tamam, mesela öyle haberlerim çıktı ki. “Dans etti, hamile kaldı”, “Uyur gezer numarasıyla gece komşusuna giden kadını, kocası komşusuyla yatarken yakalanmış”. Ona biz başlık atıyorduk. Başlık çok önemliydi. Yani normal haber yok. “Uyur gezer numarasıyla komşusuna aşk yapmaya giden karısını yakaladı”. “Uyur gezer numarası yaparak komşusuna aşk yapmaya giden karısını kapıda yakaladı”. Anlatabiliyor muyum? Ondan sonra orada bir resim, gözü bantlı bir kadın. Tan Gazetesi ileriki yıllarda bu bant işini daha da çok abarttı.
* Bu haberlerin bir kısmı asparagas mıydı?
Tabii canım asparagas. Mesele güzel başlık. Güzel resim. Tan gazetesi… O zaman rahmetli Özal’ın orta direği vardı ya. Bu tane Antalya’da çok güzel erotik bir kız giymiş. Şöyle bilmem pozlar falan yatmış. “Gezme” diyor, diyor ki “Türklerin orta direği çok kuvvetli” diyor. Tamam mı? İş çığırından çıkıyor.
* Haberin gerçekliği?
Gerçekliği bir yerden tutturuyorduk. Hatta öyle ki Tan Gazetesi köşesinde polis adliye bültenimiz vardı. Oraya günlük vukuatlar gelirdi. Emniyette bir cerahim tablosu vardır. Asayiş Şube Müdürlüğü’nde. Cerahim raporu yani hangi mahallede, hangi olay olduysa haber gelir, orada raporlar. Mesela Mamak’ta çatıdan düşen iki kişi yaralandı. Televizyon antenini düzeltmeye çıkan bir kişi yaralandı. Tamam mı? Diyelim. Arabayla giderken çocuğa çarpıp kaçan yakalandı. Bu cerahim raporu denen bir rapor vardı. Oradan biz çok olay bilgisi alırdık. Onu biraz süslerdik gazeteye verirdik. Cerahim raporunu almaya üşendiğimiz günler, gidemediğimiz günler, alamadığımız günler de kendi kafamızdan yazardık. Anlatabildim mi? Bir de isim olmadığı için rumuz var ya. Hatta emniyet müdürü o dönem Ali Hakan demiş ki ya bana gelen cerrahim raporuyla bu Günaydın Gazetesi’nde, Tan’da çıkan cerrahim raporlar arasında dağlar kadar fark var…
* Polis cerrahim raporlarından sizi etkileyen unutamadığınız haber var mı?
Her gün böyle bir haberler olurdu. O dönemler büyük haberler de bunlarla arasında çıkardı. Mesela o Mamak’ta İmrahor Deresi’nde gölette boğulan iki çocuk vardı. Ailesini gördüm. Canım gitti canım. Aile perişan olmuştu. Yine Mamak’ta düşük gelirli bir ailenin evinde bir kadın çamaşır yıkarken yanındaki çocuğu su tenekesine düşüyor, orada boğuluveriyor. Ondan sonra o kadının durumu. Ama benim en çok üzenlerden birisi de İncirli’de olmuştu. İncirli’de bir kadın çocuklarını bekliyor okuldan dönüşünü. Yokuş aşağı bir yol var İncirli’de. Kocası kuruyemişçi, iki kız çocuğu var. Onları bekliyor okuldan gelmesini. O arada bir üstte cadde üzerine park etmiş bir kamyonun tekerini değiştiriyor şoförler. Önlem alıyor. Fakat tekerini direğe yaslıyor. Fakat arabanın o direğe yasladığı teker evden yoldan geçen arabaların titreşiminde dönüyor. Gidiyor kadına çarpıyor, kadını öldürüyor. Evine gittik haber yapmaya. Adam perişan. İki tane kız çocuğu. O iki kişi haber, onu yazdık işte. Resimde verdiler. Yıllar sonra, birkaç yıl önce, yani 6-7 yıl önce idi Facebook’tan bir kız benimle iletişim kurdu. Günaydın gazetesindeki o haberin küpürünü saklamış. Kayseri’de yaşıyor kız. Şimdi 40 küsur yaşında. Adı Berrin idi sanırım. “Süreyya Bey, bu fotoğrafı babamlar size vermişti. Siz haber yapmıştınız, hatırlıyor musunuz” dedi. “Nasıl hatırlamam” dedim. “Bu fotoğraf sizde mi? Başka yok bizde” dedi. O zaman biz haber yapmak için fotoğrafı aldık, iade etmedik. Gazetede çıktı nasıl olsa diye. Ondan sonra, “kızım ben sizi hiç unutmadım, küçüktünüz, çok değerli bir baban var” dedim. Babası ondan sonra evlenmiş. Çocuklarla problemler olmuş, aile dağılmış, babaları ile bir ara bozmuşlar. Fakat babası hakkında söylediğim şeyler kızın hoşuna gitti. “Babamızın günahını aldık” dedi. Çünkü adam çok kalite bir insandı, yani eşi için çok üzülmüştü.
* Mesleki yaşamınızda hiç etik bir ikilem yaşadınız mı? Unutamadığınız bir haber var mı?
Sabah gazetesindeyim o zaman, İstanbul’da bir polis 3 kişiyi mi 4 kişiyi mi vuruyor? İstanbul’dan polisin evi Ankara’da, İstanbul’da Sabah gazetesinden polis bir olaya karışmış, polisin resmini bulalım dediler. Adres belli, ev adresi. Gazi Mahallesi’nde bir eve gittim. Pırıl pırıl bir kız. Yani 19-20 yaşında. Bir şeyden haberi yok galiba. Yok İstanbul’da haber geldi. Şu adreste polisin evi varmış. Gidip oradan bir resim alalım. Polisin resmini alıyoruz. Şunu demek istiyorum. Orada olay yapan polisin ailesi Ankara’da haberi yok. Gittik o eve ne isteyeyim ben şimdi? Ne diyeyim yani? Kardeşiniz olaya karışmış diyemezdim. Kız açtı kapıyı, yani aşık olunacak kız. “Merhaba” dedim bütün tebessümü güler yüzlülüğümü, sevimliliğimi üzerime takıyorum. Dedim ki, “hanımefendi, rahatsız ediyorum ama sizin abiniz polis şu şu mu?” “Evet” dedi. “O İstanbul’da bir ödül yarışması olmuş, galiba birinci olmuş, dereceye girmiş, O’nun bir resmini istiyoruz” dedim. “Hay hay” dedi, kız getirip verdi. Ertesi gün gazetede haber yer aldı ki polis 3 kişiyi mi 4 kişiyi mi öldürmüş ve sonra da kendini öldürmüş. Şimdi o kıza ne diyeceğim. Aradan abi bir ay mı geçti iki ay mı? O kız çıktı geldi bir gün Sabah Gazetesine. Yüzü mosmor olmuş, gözleri ağlamaktan şişmiş, Kızdaki o canlılık gitmiş. “Siz bize ağabeyimin ödül kazandığını söylemiştiniz, bunu söylerken hiç utanmadınız mı?” dedi ve çekti gitti… O kadar bir cümle. Ne yerimden kalkabildim, ne peşine gidebildim, ne bir şey diyebildim… Bana çok ağır geldi bu. Yani gazetecilikte bu. Yalan söylemek var ya. Günü kurtarmak için bazen yalan söylüyoruz. Herhalde meslek yaşamımda etik ikilemi yaşadığım bu olay bana ağır gelmişti çünkü… Hem de nasıl bir ağırlık…
“OTOBÜSTE LİSELİ KIZLARA EL ATAN SAPIK YAKALANDI”
Günaydın gazetesindeyim. Cerahim raporlarını okuyoruz. Cebeci’de bir adam belediye otobüsünde bir kıza fortçuluk yapmış yani elini kızın vücuna değdirmiş, kıza ellemiş veyahut da birşey yapmış bilmiyorum. Kızın yanlış ihbarı da olabilir, kadın da olabilir. Anlatabildim mi? Otobüste fortçuluk yapan adam yakalandı diye cerrahi raporunda bir ibare var. Onu öğrendim hemen. Asayiş gözaltına almış. Onu bekledim, tam adliyeye götürürken resmini çektim. Benim yazdığım şöyle oldu ama. “Otobüste liseli kızlara el atan sapık yakalandı”. Otobüste liseli kızlara el atan sapık yakalandı. Ama tutturduğum bir şey var. Otobüste var böyle bir şey. Ama kız liseli mi? Kız mı? Belli değil. Kadın mı? Belli değil. Yaşlı mı? Belli değil. Yanlışlıkla mı değdi? Belli değil. Kadın bundan intikam almak için mi yaptı? Bilmiyoruz. Anlatabildim mi? Fakat böyle bir şikayet var. Poliste o zaman böyle kişi hakları şey yoktu. Hatta onunla ilginç de bir şey anlatacağım, işkenceyle ilgili. Otobüste liseli kızlara el atan sapık yakalandı diye başlığı koyduk, adamın resmini gözünü bantlayarak koyduk. İncecik bant ama belli oluyor herhalde. Abi ertesi gün haber yayınlandı. Bir gün sonra gazeteye iki tane kadın geldi. Ben gazeteden çıkıyorum. Ama nasıl öfkeli kadınlar. Birisi genç, birisi orta yaşlı. “Kardeş bakar mısın” dediler. “Buyurun” dedim. O “Süreyya sert şıllığını nerede buluruz” dediler. Beni kız zannediyorlar. Haberi yapan kız muhabir zannediyorlar. Süreyya’dan dolayı. Ben de “hayırdır ne oldu” dedim. “Benim nişanlımın hakkında sapık diye yazdı, şerefsiz” dedi filan. “Yukarıda olması lazım bir bakın” dedim. Ben oradan sıvıştım. Zaten polise gidiyordum. Yukarı çıkmışlar ofise. Uçarhan’daki Günaydın’a. Beni sormuşlar epeyce. Onlar da yok deyip savuşturmuşlar ve sonra gitmişler. Yani o adamın itibarını düşün mahalledeki. O nişanlı, evli, pırıl pırıl bir adam. Eli yanlışlıkla da değmiş olabilir. Kız kuşkucu biri de olabilir. Ama biz otobüste liseli kızlara el atan sapık yakalandı diye yazdık…
“ELEKTRİKLİ İŞKENCE MAKİNESİ BANA ÇOK İYİ GELDİ, ONDAN BİR DAHA VURDURMAK İÇİN GELDİM”
Etik olarak polisle ilgili bir olay anlatayım. 80’li yılların başında Günaydın’dayım. Maltepe Gazi Mustafa Kemal bulvarında Bomonti pavyon vardı. Pavyon yandı. Birkaç gün sonra bir araştırma yaptılar. Sahibi İzzet Demirel sigortadan para almak için kendi pavyonunu kundaklamış. İzzet Demirel de vücudunun %40’ı falan felçli olan bir adam. Polis İzzet Demirel’igetirdi. Bunun kundakladığını öğrenmek için bunu yatırdılar. İyi bir dövdüler. O zamanlarda işkence var yok tartışmaları vardı.
* Yanınızda mı dövdüler?
Yanımızda değil canım aşağıda dal grubu vardı aşağıda Asayiş’in bir de 5. katta siyasi şube vardı. Dal grubu derin araştırma laboratuvarı demekti. Asayişin aşağıda nezarethanesi vardı orada dövüyorlardı veyahut da İskitler’deki Emniyet’in 4. kattaki Asayişin ofisindeki odaya kapatıyorlardı, makine ile cereyan veriyorlardı. O makine de ben kaç kere pencerenin kenarında gördüm. Ya şöyle dikiş makinesi gibi şöyle çeviriyorsun kola, cerayan veriyorsun. Gözümün önünde de verdiler. Penise, tırnağa, dile, parmak ucuna. Adamı kıvrandırıyor yani olduğu yerde. Gözümün önünde yaptılar bir kere. Genç bir çocuğa… İzzet Demirel cezaevine girdi. Dört ay mı, beş ay mı, altı ay mı yattı, çıktı, Emniyet’e geldi. Bir kutu baklava almış, geldi. Dördüncü kata. Ooo İzzet abi merhaba dedim. Biz abi diye konuşurduk. Sanıklarla, şunlarla, polislerle. Yani abi, kardeş. Biz de bey yoktu. Emniyet’in dördüncü katını biliyor, girdi, çıktı, dayak yedi. “Hayırdır? İzzet abi ne istiyorsun?” dedim. Baklavayı almış gelmiş. Tahliye olmuş. “Şu makine var ya” dedi. “Manyatalı elektrikli işkence makinesi. Bana çok iyi geldi. Ondan bir daha vurdurmak için geldim ben” dedi. İşkence makinesini manyatayı vurunca bunun felçi açılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Yemin ediyorum bak. Yemin ediyorum “bana bir daha vursunlar diye geldim” dedi. Adamın işi belli. Bu Monti Pavyon, İzzet Demirel, felçli… Yani olay, çok komik…
* Bir de gazeteci ağabeyliği var değil mi? Bunu biraz açıklayabilir misiniz?
Biz camiada birbirimize abi deriz. Abi demek kıdem demek… O zaman alaylı ve mektepli gazeteci diye iki tanım vardı. Bir alaylılar vardı yani işi öğrenerek çıraklıktan gelenler. Bir de mektepler vardı. Direkt mektepten geçen. Ertuğrul Özkök mektepli bir gazeteci. Gazetecilikte hoca. Ondan sonra iletişimden mezun. Sonra bize ders verdi. Sonra bir baktık ki Hürriyet’te Ankara temsilcisi oldu. Sonra Hürriyet’in genel yayın müdürü oldu. Çok da zeki, kurnaz bir gazeteci. Bir de alaylı gazeteci var, Ertuğrul Akbay gibi. Uğur Dündar, mektepli bir gazeteci. Ama alaylılara taş çıkartacak şekilde yetişti, geliştirdi. Alaylı çıraklıktan uygulayarak geliyor. Mektepli okuldan mezun olup geliyor. İyi bir eğitim görüp direkt mesleğe gidiyor. Teorik bilgi mi yoksa uygulama mı? Yani hangisi önemli diye. İkisi de önemli. Yani mekteplinin de mutlaka praktik yapması lazım. Alaylının da mutlaka kendini geliştirmesi için okuması, öğrenmesi lazım. Ama öyle alaylılar var ki, yani bu tıpkı oyuncular gibi. Konservatuar mezunu mu olacaksın? Yoksa çıraklıktan mı geleceksin? Şahan Gökbakar. Diyelim konservatuar. Cem Yılmaz. Konservatuar değil. Anlatabildim mi? Yani tiyatro eğitimi falan falan. Ama hepsine taş çıkarıyorlar. Örneğin İbrahim Tatlıses mesela alaylı adam. Ferdi Tayfur, Neşet Ertaş alaylı ama bugün Neşet Ertaş’ın eline kim su dökebilir.
* Günümüzdeki gazeteciliğe baktığımızda alaylı mı yoksa mektepli mi?
Okula dönüş oldu değil mi zaten? Alaylı kalmadı fazla değil mi? Şimdi ikisi karma oldu. Ama şimdi mesela ön plana çıkan gazeteciliğinden bahsediyorum. Şimdi bunu yani ayırt etmek mümkün değil. Yani alaylı mı iyidir, mektepli mi iyidir? Alaylı mektepli. Öyle mektepler var ki, hakikaten gazeteci. Öyle alaylılar var ki, yani Çetin Altan Polis Adliyeden, yani çıraklıktan büyümüş gitmiş bir gazeteci. Cüneyt Arcayürek de öyle. Onda mesela şimdi gazeteciler, Murat Yetkin, jeoloji mühendisi. Geçen rahmetli oldu, çok iyi arkadaşım, Metin Uca bambaşka bir bölüm mezunu idi. Mesela Fulün Arkan bizim spiker hukuk mezunu. Abdulkadir Selvi meteoroloji mezunu. Anlatabildim mi? Yani başka branşlardan mezun olup da gazeteciliğe girip başarılı olup iyi gazetecilik yapan da çok.
* Gazetecilik mesleği nasıl bir iş? Gazetecilik bölümünü okumaya gerek var mı?
Nasıl bir yaşam biçimi, nasıl bir şey? Özen gösterme işi, dikkatli olma işi, çaba gösterme işi, fedakarlık işi, pes etmeme işi. Şimdi mektepli olmanın çok avantajı var. Ama başka bir gazeteci olmak için bir kere bir gazeteye gelip bir alanda olmak lazım. Gazeteciliğin birinci koşulu, kuralı ofise, çalıştığın ofise ben sana, senin bana ihtiyacın var dedirtmek. Şimdi bize torpille vali çocuğu geliyordu. Valinin yakını veya bir bürokratın yeğeni. TGRT’de, Türkiye Gazetesi’nde haber müdürüydüm ben. Sonra parlamenter şefi oldum, haber müdürlüğü yaptım. Geliyordu bize. Şimdi böyle gelen çocuğa yüklenemiyorsun. Bir şey söyleyemiyorsun. O çocuk öğrenemiyor, işe yaramıyor, gidiyor. Ama dipten gelen bir çocuk benim gözüme girmek için faksa bakıyor, çayımı getiriyor, beni arayanları not ediyor. “Süreyya abi, sizi 15-30’da eşiniz aradı” diye altına not düşüyor, Mehmet diye bir çocuk var. Bir de o valinin yakını var. “Abi sizi eşiniz aradı öğleden sonraydı” diyen var. Saat önemli benim için. Misafirim gelmiş. O çocuğun çay getirme görevi yok ama hissediyor. Gidiyor iki çay alıyor geliyor. Misafirimin yanında beni onore ediyor. Haberimi duyuyorlar. Veya erken geliyor benim açığımı kapatıyor. O çocuklar ofiste olunca. Yarın bir gün muhabirim hastalanıyor benim. Veyahut da önemli bir işe çıkıyor. Veyahut da iş yoğunluğu oluyor. Anlatabildim mi? O çocuğu hemen her habere gönderebiliyorsun. Hadi oğlum sen kameramanı al muhabir abinle git diyoruz. O çocuk gidiyor. Böyle gazeteci olan Erhan Karadağ var mesela. Ankara Kanal D televizyonu Ankara temsilcisi idi. Erhan bizim çaycımızdı. Erhan Kaladağ. Bizim gece ilk önce ofiste çay içiyordu. Sonra karanlık odaya geçti. Sonra gece nöbetçi muhabirliğe geçti. Yani faxlara bakıyor, şeylere bakıyor, muhabirliğe haber veriyor. Gelen ihbarları değerlendiriyor. Bu çocuk oradan başladı. Kanal D’nin reytingi yüksek oldu. Mehmet Ali Birand genel müdürken, Ankara temsilcisi oldu. Temsilci ne demek biliyor musun? Kanal D’nin Ankara’da her şeyi. Adam alma, çıkarma, konuk seçme yetkisi, herşey…
Siz yıllarca yazılı basında, magazinde, siyaset ve politikada, Ankara gazeteciliğinde çalıştınız. Sonra da görsel basına, görüntülü basına geçtiniz, televizyon haberciliği yaptınız.
* Bunların arasındaki farklardan, zorluklarından bahsedebilir misiniz? İlk canlı yayına çıktığınızda neler hissettiniz?
Yazılı basında önceden oturuyorsun, yazıyorsun, çiziyorsun. Kendi kendine redakte ediyorsun. Ama canlı yayında bir redakte etme şansın yok. Kendi söylediğin sözlerin dönüşü yok. Yazılı basında polis adliyeden siyasi muhabirliğe atladık. Özal’ın seçim gezilerini izlemeye başladık. Cumhurbaşkanı Evren’in Cumhurbaşkanı iken il ilçe gezileri vardı. Onun mesela 1984-85’de Sivas, Elazığ, Muş, Bingöl gezilerini takip ediyordum. 1988’de yaz dönemi çalışmaları vardı. Evren’i ben izledim. Oradan Süleyman Demirel’i, Ecevit’i, Sosyal Demokrat Halk Parti genel başkanı iken Erdal İnönü’yü. Günaydın gazetesinde çalıştık oradan günaydın gazetesinde bir sıkıyönetim haberi yazılmaması gereken haberini ben not alıp asmadığım için polis haberi panosuna işimden kovuldum. Daha doğrusu şöyle oldu: sıkıyönetim zamanı 1983’de girilmeyecek haberleri emniyet bize bildiriyordu. Bir gün gazetede nöbetçiyim Günaydın’da. Emniyetten bana şu haber girmeyecek diye bilgi geldi. O haber de Dışkapı’da bir otobüs bilet gişesi soyguydu. Onu da benden başka polise giden yok, cerrahim raporlarına geçse bile bunu yazacak kimse yok diye Ben de notu asmadım oraya. Çünkü başka polis muhabiri yok.. Ertesi günde izindeyim Halil Nebiler diye bir arkadaşımız var. İstanbul’da Uysal TV’de şimdi. O arkadaşla çalışıyoruz. O da tesadüf, habersizlikten polise gitmiş. Veya bir polise karşılaşmış. O da soygunu böyle böyle oldu diye anlatmış. O da haberini yazmış. Gazeteye çıkınca sıkıyönetim komutanı Sabri Yenbeşoğlu Bekir Coşkun’u arıyor. “Bekir bu nedir?” diyor. Bekir Coşkun’da “araştırayım” diyor. Araştırıyor. Ben dedim “not almadım, böyle böyle oldu”. Çünkü benden başka neden yok. Bekir Coşkun dedi ki, “seni işten çıkarmak zorundayım, komutan affetmez” dedi. Baskı hissetti. Tabi sıkıyönetim baskısı. “Kardeşim mecburum” dedi. “Tamam abi” dedim. Orada beni çıkardı işten. İşsiz kaldım. Ondan sonra günaydın da kadrodan çıktım. Yıl 1983. Seçimden hemen önce, sıkıyönetim devam ediyor yani. Ondan sonra ben Günaydın’da parasız haber karşılığı çalıştım. Kaş diyorduk buna biz. Giren her haber karşılığı belirli bir ücret alıyordum ama gelirim çok düştü. Yani maaştan gidince. Oradan çıkarılınca tekrar gittim Barış gazetesine başladım. Öyle devam ettim epey bir süre sonra. O arada iş arıyorum. Neyse günaydın gazetesinde tekrar girmeyi başardım. O arada bir yıl aşkın çalıştım. Kadroya giremedim. Tekrar kadro alamadım. Sabah gazetesi çıkıyor dediler. Yeni Asır. Kıbrıs sokaktaydı ofisi. Muammer Yaşar Bostancı başındaydı. Cengiz de oraya geçmişti Günaydın’dan. Beni tavsiye etmişler polis adliye muhabiri olarak. Gittim orada başladım. O arada da Sabah gazetesi çıktı. Sabah gazetesinde güzel haberler yapmaya başladım. O Günaydın’daki vukuattan sonra bir ay falan Barış gazetesinde tekrar çalıştım döndüm Günaydın’a. Sabah gazetesinde bayağı iyi işler yaptık. Haberlerim manşete çıkıyordu. Artık haberleri çok şişirmek zorunda kalmıyorduk. Ondan sonra Özal’ı, siyasileri takip ediyorduk. Polis adliyeden tamamen uzaklaşmıştım.
Polis adliyeden siyasete geçiyorsunuz… Daha önce Bakan Danışmanlığı yaptığım için siyasileri takip eden muhabirlerin kimlerle muhatap olduğunu, nasıl değer gördüğünü az çok biliyorum. Etrafınızda itibar sahibi insanlar var ve o insanlarla kurduğunuz iyi ilişkiler, habere daha kolay ulaşma gibi size bambaşka kapılar açabiliyor sanırım. Röportajın başında “yazılı basında mesleğe polis adliye muhabirliği ile başlanırdı” demiştiniz. Sorum şu:
* Polis adliye muhabirliğinden sonra siyaset muhabirliği sizin için bir terfi miydi veya size bir statü kazandırdı mı?
Evet, bayağı bir statü, yani segment değiştirmiştim. Siyasileri takip ediyorduk. Bambaşka bir ortam. Polis adliyede hırsızından, gaspçıyla polisle uğraşacağına, bekçilerle uğraşacağına siyartçilerle birlikte oluyorsun. En kötüsü gidiyorsun Başbakanlığın önünde bekliyorsun. Veyahut da Anavatan Partisi yeni kuruluyordu. Halil Şıvgın falan vardı işte. Mehmet Altınsoy falan vardı. Onlara gidiyordum. Çay söylüyorlardı, içiyordum. O dönem yakın olduğumuz siyasetçiler Mehmet Keçeciler, Mustafa Taşar. Bunlarla daha yakındık. Sonra CHP’ye gidiyorduk. CHP’de Fikri Sağlar vardı. CHP kuruldu. Sonra Halkçı Parti, CHP birleşmesi falan. Bu dönemlerde de böyle aktif siyasi muhabirlik yapmaya başladık.
“BÜLENT ECEVİT EVİNDE TEPSİYLE KENDİSİ GETİREREK BİZE ÇAY İKRAM ETTİ”
* Siyasileri izlerken enteresan bir olay yaşadınız mı hiç? Liderler de işte Özal Demirel, Ecevit, Baykal ile hatırınızda kalan ilginç bir anınız var mı?
Süleyman Bey tatlı bir adamdı. Bülent Ecevit çok nazik, kibardı. Bülent Ecevit’in evine gittik bir gün. Feridun diye bir İstanbul’dan yazar gazeteci geldi. Yazar. İsmi neydi? İsmi de bilmiyorum. Evine gittik. Bülent Ecevit iki çay yapmış. Rahşan Hanım veya evdeki yardımcı değil de tepsiyle kendisi getirdi. Kendisi getirdi ve birini Feridun Bey’e, birini bana ikram etti. Tam o arada ben de çektim geriye bu enteresan bir şey fotoğrafını çektim. Mesela gazetede kocaman ruh çıktı. Evde bulaşık makinesi yoktu Bülent Bey’in. Rahşan hanım hepsini elle yıkıyordu. Terapi oluyor diye. Ondan sonra Ama Bülent Ecevit, Rahşan Hanım’a pek söz geçiremezdi. Onu hissediyordu, fark ediyordu.
Süleyman Bey çok baba adamdı. Onunla sonra Güniz Sokak’ta mesela evinde birkaç kez röportaj yaptık. Bir kez Duygu Asena ile gittik. Eşi Nazmiye Hanım çok hayırsever, şefkattı ve cömertti. Yani ikram yapmak, şu yapmak, bu yapmak çok hoşuna giderdi. Fakat Süleyman Bey onu pek konuşturmazdı. Tamam Nazmiye Hanım, Nazmiye Hanım bize müsaade falan diye. Yani o pot kırar diye korkardı.
Deniz Bey, yaman bir adamdı. Deniz Bey nereden baksan ama o mesela şeyle Nesrin’le ilişkisinin kasetinin çıktıktan sonra saygınlığını kaybetti benim gözümde. Çünkü Nesrin evil, O da. Onun halkla ilişkiler ve basın müşaviriydi. Sonra milletvekili yaptı falan. Hoş değildi. Sen Nesrin’i de tanırım. Fakat Nesrin’le Deniz Bey’in arasında bir yakınlık olduğunu herkes biliyor. Biz de biliyoruz. Ben mecliste çalışırken bir yer aldım o dönemde. Şeyde diyorlardı ki biz de bundan ne biliyoruz ki?
CHP’nin son dönemlerinde başına gelen tek devlet adamıdır diye düşünüyorum. Mesela Kılıçdaroğlu’nu ben hiç sevmedim, tutmadım. Hiç ama hiç yani tutmadım. Yani oradaki ağırlık mesela şimdi Kılıçdaroğlu’nda, Özgür üzerinde falan zerresi yok diye düşünüyor musun? Yok. Deniz Bey hakikaten devlet adamıydı. Sözünü de dinletirdi. İşi de bilirdi. Yamandı. Yani mücadeleciydi. Deniz Bey öyleydi.
* Meslek hayatınız boyunca sizi en çok etkileyen bir olay ya da haber neydi diye sormuştum. Örnekler verdiniz. Sizi etkileyen haber yaptığınız başka olay var mı?
O polis adliye muhabirliğim sırasında mesela bir gün morga girdim. Kırıkkale’de kırsalda çadırda yaşayan iki aşiret kumar yüzünden birbirine giriyor. Sekiz dokuz kişi ölmüştü. Sekiz dokuz kişiyi morga kaldırmışlar. O sırada Günaydın gazetesindeydim. Tanker Muzaffer vardı. Onun arabasıyla gittik. Yurt dışında giden bir kardeşim vardı. Onu da yanımıza almıştık. Yani araba boş gidiyor. İki muhabiriz. Orada biz gazetecilik heyecanı, iyi haber yapacağız diye morga girdik. Sekiz tane ceset betona yere yatırmışlar. Onların üzerinden atladım. Hani fotoğraf çekebilmek için. Geriye geçtim, farklı açılardan çektim. O an bir şey yok. Ama o gün geçtikten sonra ertesi gün mü bir hafta sonra mı bilmiyorum. Hep gözümün önüne rüyalarıma girdi cesetler. Trafik kazaları… Yüzleri parçalanmış kazalar. Ondan sonra bu gaspçılar. Ve gözlerinde hiçbir şey kalmamış, yani umut kalmamış insanlar. Yani ben bir çuvalım beni öldür diyen tutuklular Emniyette… Onların çoğu da kendini emniyette altıncı kattan bina altı kattı zaten. Eskiden emniyette intihar çok meşhurdu. suçlu boşluk bulduğu an pencereden atlar intihar ederdi. Kaç kişi öyle atladı, öldürdü kendini. Çünkü öyle bir işkence, öyle bir dayak vardı ki aklın durur.
Bir de depremde, depremde… Depreme gittiğim zaman bu Gölyaka depremi. Düzce depremi. Orada depremin olduğu gün aynı gün gittik. Depremden hemen sonra gittik, oradaydık… Depremde evi yıkılan, karısı ölen, çocukları ölen, babası, anası ölen. Bir 30’lu yaşlarda, 20’li yaşlarda. Orada birçok insan profili şey gördüm, o yüzler aklımdan çıkmıyor. Onlar çok acı bir şeydi. Birinci depremde de, Sakarya depreminde de, Düzce depreminde de müthiş işler yaptık…
“TELEVİZYON GAZETECİLİĞİNDE KAMERAMANLA MUHABİR MUTLAK BİR UYUM VE KONTAK İÇİNDE OLMALIDIR”
* Televizyon gazeteciliğinden bahseder misiniz? Geleneksel gazateciliğe göre farkı ne?
Bir kere kameraman ve kamerayla aran çok iyi olacak. İş onlarda. Eğer kameramanla aran iyi değilse, kameraman seni sevmediyse, sen onu sevmediysen burnundan gelir oraya. Öyle değil mi abi? Kameramanın da burnundan gelir. Ali Özdemir diye bir kameramanımız vardı. Biz bununla Macaristan’a gittik. Macaristan, Romanya’ya gittik. Romanya. Romanya’da biz İçişleri Bakanı’nı takip ediyoruz. Ama Romanya’da her taraf haber. 22 bin Türk şirketi var. Türk marketi var. Şimdi Romanya’yla ilgili haber yapacağız. Ali Özdemir’e diyorum ki, şurada marketi çekelim. “Biz onun için gelmedik” dedi. Yani dedim “Ali meydandan bir iki görüntü alalım. Meydan görüntüsü. Dışarıdan şeyi alalım. Marketten görüntü alalım. İki üç iş adamıyla görüşelim”. “Yok dedi biz onun için gelmedik. Biz İşçiler Bakanlığı gelmedik”. Burnumdan geldi. Çocukla konuşmuyoruz. Mesela aynı yerdeyiz. Aynı otobüste uçakla gidiyor, geliyoruz. Konuşmuyoruz. Geldim aynen gittim, hemen Kandemir Kondu’ya dedim ki ben böyle bir şey görmedim. Şöyle şöyle haber yapmak düşünüyordum. 22.000 şirket var, şu var, bu var, Ali Özdemir yüzünden haber yapamadık. Onun için Ali Özdemir’e yasak koydu. İki yıl mı, bir yıl mı? Yurt dışı çıkış yasağı. Fakat bazı kameramanlar bana tavır aldı. Bu muhbirçi, ihbarcı diyor. Kardeşim ben görevimi yapıyorum. Ben Hasan’a (Hasan Palaşoğlu) hangi gün rica bulunduysam, Hasan çok iyi giyinir. Yani diplomattır. Ütülü pantolon, çamurda, yağmurda, kışta, kışta hiç kırmadan geldi. Hatta benim fevriliklerimi de törpüledi. Boşver abi onları. Polisle tartışma. Gel sen şöyle böyle. Ben çünkü kaptırırım kendimi. O özellik var. İsveç’e Necdet ile göreve gittik. Gece İsveç, Türk pastaneleri, Türk fırınları, Türk pavyonları. Hep içine girdik. Oradan gidiyoruz ya görüntü çekiyoruz. Necdet bir gün tık demedi. Halbuki Meclis Başkanını takip ettik. Meclis başkanı. Yani Sheraton oteldeyiz. Kokteyle gir, meclis başkanından bir iki boyut.. Televizyon muhabirliğinde en önemlisi kameramanla muhabirin mutlak bir uyum ve kontak içinde olması lazım. Ben her şeyiyle televizyon haberciliğini bilmem kameraman arkadaşım çok önemli. Gölyakaya depreme gidiyoruz, öyle aktif şeyler yaptık ki çocuklara evden fazlalıklar vardı. Onları götürdüm. Çocukları sevindirdim, güldürdüm. Kameraman onun hepsini çekmiş. Adem abilerin dönemi. Ya benden 5 yaş, 4 yaş, 6 yaş büyük Adem abiler, kameramanlar, abi yemin ediyorum çamurlara, batağa, çıkağa hepsini çektiler. Gölyakada biz depremde iyi işler yaptık TRT olarak. Niye? Kameraman sayesinde. Mecliste sabah erkenden Hasan’la kaç kere yaptık. Yani kameraman iyi olursa, yönetimle, rejiyle aran iyi olursa iyi iş çıkarıyorsun, ama bunların içinde bir kopukluk olunca moral düşüyor. Sen ona zorluk çıkarıyorsun, o sana zorluk çıkarıyor. Bir de şikayet eden o tanımına girmek istemiyorsun. Şikayet edilecek akşama kadar yüz tane iş çıkıyor. Kudret diye bir Parlamento şefimiz vardı. Dünya tatlısı biri Kudret. Yemin ediyorum. Parlamento şef. İsterse benim önüme taş koyardı. Öyle oldu ki benim popülerliğim kudreti geçti. Öyle değil mi parlamentoda? Her gün şeyle reytingim çok gitmedi. Haber Dairesi Başkanı direkt benimle muhatap oluyor, şeyler söylüyor filan filan. Ben de eziliyorum hani Kudret’i aştığı için… Ama Kudret öyle tatlı ki açtı yolu, “Abi devam, devam” dedi. Hatta öyle kameramanlar var ki gitti Kudret’e yakın “Abi biz pert olduk yapmazsın böyle filan filan” diye. Umursamadı. Çünkü işe gidince iyi iş çıkarmak istiyorduk. O Necdet mesela İsveç’te. Yemin ediyorum gece 2’ye 3’lere kadar benim nazımı çekti. Vallahi çok iyi işler çıkardık. Kameraman önemli, Kameramanla iyi olacakasın. Bu çok önemli televizyon haberciliğinde. Yani görüntü iyi olacak. Artı montaj. Montaja geldiysen, Kafa dengi montajcı iyi olacak. Görüntüler iyi olursa montajcı da senin dediğini yaparsa çok iyi sonuç alırsın. Öyle montajcı var ki mesela şöyle başlıyorum diyorum ben bize bir köpek havlaması var Abi bırak onu ya dedim ya. Abi sen onu kırmadan nasıl yaptıracaksın? Kırarsan, talimat verirsen o zaman işi zorlaştırıyor. Abi başka montajım var benim. Bir saat oldu diyor. Onun için çalışmaktan girmeyecek. Çalışmayı sevecek. Ve işin hakkını verecek kameraman çok önemli. Ve montaj çok önemli televizyonda.
* Bir gazeteci kamera çekimini öğrenmesi gerekir mi?
Fotoğrafla birlikte kamerayı da öğrenirse çok iyi olur. Kameramanlığı benim en büyük eksikliğimden birisi. Kameramanlığı öğrenmedim. Aslında öğrenebilirdim. TRT’de Türker adında çok iyi bir kameraman var. Apo yakalandı. TRT geri kaldı, herkes veriyor. TRT de panik var. TRT geri kaldı, diğer kanallar verdi, verdi. Yani diğer dediğim şeyler. O zaman Star Televizyonu falan kuruldu. Apar topar. Kandemir’le Enver’de istihbarat şefi. Kardeşim gidin dışarıdan halk röportajı yapın o zaman dedi. Bülten başlıyor saat 13.00’de. Öğle bülteni. Yani ajans. Türker’le çıktık, Kavaklıdere Büro’dan. Ben çok halk röportajı dediğim bir, bir buçuk saatin gider. Durduracaksın, adamla konuşacaksın. Sana istediğin şeyleri vermeyecek, ağzı bozuk olacak, gideceksin öbürüne. Öbürü ben diyecek ki televizyona çıkmak istemiyorum. Yani nereden baksan bir 45 dakika gider halk röportajı. Türker hazırlan dedim. Abi belediye otobüsünü tam o Bulgaristan büyükelçiliği var ya tam o köşede durdurdum. Tam orada durdurdum. Türker kamerayı açtı. Normal bir kameraman aslında binerken falan açmaz kamerayı. Yani çekimi yapar kapatır. Yani omuzdan indirir. Türker indirmedi. Abi kaptana uzattım. Abdullah Öcalan yakalamış ne dersiniz? İyi oldu şerefize filan falan. Arkasına döndüm şey, otobüsü şöyle dolaştık abi. Kamera full açık. Gittik. 12.20 geçe çıktık. Bire 10 kala montajsız direkt kaseti soktuk yayına. TRT’yi o kurtardı. Kameraman yani bu kadar önemli. Çok önemli…
“ABİ SEN NİĞDE YARI AÇIK’TA YATTIN MI?”
* Televizyon muhabirliği, geleneksel muhabirliğe göre daha mı popüler?
Bir ara televizyon muhabirliği çok popülerdi. Ama o popülerlik kalmadı şimdi televizyon muhabirliği. Çünkü sayısız sima çıkıyor. Ve unutuluyor. Yani kim çıkıyor? Ben bak yemin ediyorum. Bir gün TRT’de sabah 7-9 araydı. 2017. moderatörlük yapıyorum. Yani sabah yedide alıyoruz ekranı. Yanımda bir kız. Dokuza kadar program yapıyoruz. Konuklarımız Binali Yıldırım. Ahmet Davutoğlu Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Binali Yıldırım. Onun için kaç tane bakan? Konuk ediyoruz. Ağlıyoruz. Konuşuyoruz. Gündüz gazeteleri okuyoruz. Yorum yapıyoruz. Bağlantılarımız oluyor. Kıbrıs’ta, İzmir’le, Fransa’yla, yurt dışıyla, Amerika’yla. Onlarla görüşüyoruz. Yani sabah programını sunuyoruz. Öyle bir havalardayım ki. Yemin ediyorum. Bak Hasan Budiyar o arada beni Gazetecilik Yüksekokulu’ndan konferans verir misiniz bize diye davet ettiler. Hay hay. Severek. Giyindim filinta gibi. Arabam da var. Arabama da binmedim. TRT’nin arabasıyla Kızılay’a gittim. Kızılay’da kıyafetlerim çok düzgün. Hatta terziye vermiştim paçasını kısaltmak için yeni pantolonu. Terziden onu giydim. Otobüse bindim. Emeğe gideceğim, mezun olduğum okuluma Konferans vereceğim. Otobüse bindim abi. Otobüste herkes oturuyor, 2-3 kişi var ayakta. Ben de ayakta duruyorum. Böyle bana bakıyorlar, tanıdık mı sima diyorlar. Yani birkaç kişi. Benim de hoşuma gidiyor o, gururum okşanıyor. Yani beni tanıyorlar. Ben sanki Uğur Dündar. Bir tanesi, ama yani benden 7-8 yaş küçük. Bir tanesi böyle bir Anadolu erkeği belli yani. Baktı baktı selam verdi ilk önce. Ben de selam verdim. Tevazu gösteriyorum diye. “Abi ben seni tanıyorum bir yerden dedi”. “Ben de seni tanıyorum gibiyim dedim” yani. Dedim bir yerde karşılaşmışızdır falan dedim. Bekliyorum ki o arada birisi çıkıp ya nasıl tanımasın TRT’de her gün çıkan abimiz. Millet de şöyle bakıyor lan. Dur dur dur. Abi sen Niğde Yarı Açık’ta yattın mı? Bu soru karşısında ne yaparsın? Ne yaparsın abi? Yok dedim. “Ankara abi? dedi. Vallahi gördüm öyle oturuyordu. İşte havamız bu. Bir şey söyleyeceğim. Modum nasıl düştü orada? Dibi. Yerin dibine giriyoruz. Yani bir adam bu kadar şey olur. Söndürülür. Yani balon böyle patlatılır. Böyle patlatılır. Balon patladı. Biz kendimizi balon gibi şişiriyoruz. Şık giyinmişim. Lacivert ceket Blazer ceket. Açık renk pantolon. Elimde de mont çantam var ama iyisi. Yani deri. Kahverengi. Abi bir şey söyleyeceğim. Şimdi meşhur olmakla televizyon açıyor. Bakanlar çok meşhur. İnsanlar tanıyorlar falan. Abi bu baskıyı da ben kaldıramam. Her türlü hareketin kısıtlanıyor değil mi?
“GERİYE DÖNSEYDİNİZ NE İSTERDİNİZ?” SORUSUNA ECEVİT’İN CEVABI:“TANINMAMAYI ISTERDİM…”
Ecevit’e yanımda Mehmet Çetin Güneş sordu. Ecevit’e dedi ki Mehmet Çetin Güneş diye bir gazeteci arkadaşım var. Çok değerli birisi. Pırlanta yani. Ruhşan kitabının yazarı. Kendisi Ecevit’e en yakınıydı. Yanımızda Ecevit’e röportaj yapmaya gidiyoruz. Kitabını yazacak. Ecevit’e dedi ki “Efendim siyasetin her kademesinde bulundunuz Cumhurbaşkanlığı hariç geriye dönseydiniz ne isterdiniz? Dedi ki “tanınmamayı isterdim”. Tanınmamayı. Tanınmadan parka, bahçeye, piknik yerine gidip çay içebilmeyi, simit yiyebilmeyi, kafede oturabilmeyi isterdim. Yani tanınmak aynı zamanda zehir. Tatlı bir zehir yani. Onun için. Mesela ben tanınmayı çok istiyordum. Şöhreti… Çok hızlıydım.
* Sosyal medyaya ne düşünüyorsunuz? Haberciliği nasıl etkiledi?
Sosyal medya. İyi ki de var. Sosyal medya o kadar çok veri sunuyor ki. İnsanın beyni günde diyelim 20 sayfa veya 10 sayfa okuyabilecek bir kapasiten var. Sosyal medyaya bir giriyorum abi çok da düzgün özgün yazılar var, tespitler var, bültenler var. Okuyorsun gazete köşe yazarlarını okumaya zaman kalmıyor. Beyinde yer kalmıyor. Sosyal medya Sosyal medya yani basını etkiledi. Yani sosyal medyayı iyi takip eden birisinin medyayı takip etmesine gerek yok. O zaman internet gazeteciliğinin hani normal gelmeksel gazeteciliğe göre bir önceliği var. Niye? Çabuk ulaşıyorsun, hazır ve her an güncelleniyor. Her an.
* Basılı gazete alıyor musunuz? Haberi basılı bir gazeteden okumak sizi etkiliyor mu?
Ara sıra sözcü alıyordum. O da sözcüye yasak getirdiler ya şimdi. Yani o destek açısından.. Gazeteden okumanın tadı başka. Yani şöyle alıp istediğin yerde duruyorsun. Mesela ekran sürekli kapanıyor. Tekrar bulacaksın. Kaydıracaksın. Öyle değil. Gazeteyi alıyorsun. Gazeten bitene kadar okuyorsun, hareket etmiyor. Sosyal medya basını etkiledi. Yani benim yıllardır gazetem var. Şu Sözcü gazetesini kapatma kararı verdi ya RTÜK. Hani 10 gün. Ona inat. Gideyim dedim birkaç sözcü alayım dedim. 78 kere sözcü aldım.
* Basılı Gazetenin kokusunu alır mısınız ?
Sabah hiç açılmamış gazeteyi, deste halindeki gazeteyi şöyle okumaya başlamak çok güzel. Şimdi de meclise gittiğim zaman kütüphanesine gidiyorum. Orada gazeteleri okuyorum. Mesela öyle bir alışkanlık var. Ama gençlerde bir yok. Benim iki oğlum var. İkisi de yüksek tahsil yaptı. İyi tahsil. Biri ODTÜ, biri Ankara mezunu. İkisi de iyi verimli, yani yüksek verimli çalışıyor. Ben daha bugüne kadar kaç gazete okudular ben de bilmem.
Ankara’ya ilk geldiğim 1988-89 yıllarında akşamları Ulus ve Kızılay’da çocuklar gazetelerin akşam baskılarını “Yazıyor, yazıyor” diye satarlardı. Aklımda Ulus gazetesi kalmış bir iki tane de yerel gazete hatırlıyorum. Son baskı…
* Sizin bunula ilgili bir anınız var mı?
Tanin vardı, Adalet vardı. Onlar daha sonra Tanin devam ediyor, Adalet devam ediyor. Ulus kapanmış. Barış gazetesi devam ediyor. Barış Sol, Adalet Sağ görüşlü gazetelerdi. Bir de Millet gazetesi vardı. O zamanlar Ankara’da Ulus gazetesi yoktu. Ulus’u biz çıkardık. O zaman Barış gazetesi vardı. Bir de basın ilandan reklam almak için çıkan Hür Vatan gazeteleri falan vardı. Üniversiteyi kazandığımızda, okula başladığımızda bunlardan haberimiz yoktu. İlk Ulus kapanmıştı. Ben o zaman çocuktum, okurdum. Millet gazetesi, Ortadoğu gazetesi vardı. Ama bunların tarihlerini tam hatırlamıyorum. Yani bir dönem çıkıyorlar, kapanıyorlar sonra başkası çıkıyor. Fakat benim gazeteciliğe başladığım yıl Adalet gazetesi, Tanin gazetesi, Barış gazetesi, Hür Vatan gazetesi bunların hemen hemen hepsi Basın İlan Kurumunun zorunlu ilanları vardı, bu gazetelere verilirdi. Gazeteler bu ilanların gelirlerinden faydalanmak için çıkarlardı. Yani bütçeleri çok kısıtlıydı.
Akşam gazetesi arada hızlı bir şekilde son baskı çıkardı. Ulus gazetesini yeniden biz çıkardık. Ulus daha önceden kapanmıştı. Ulus gazetesinin 80’li yılların ortalarında isim hakkını satın alarak Günaydın gazetesi çıkardı. Bekir Coşkun öncülüğünde çıktı. Ulus gazetesinin genel yayın müdürü, yazı işleri müdürü Nuri Kayış’tı. O RTÜK Başkanlığı yaptı ya sonra. Nuri Kayış, yani benim Günaydındaki ilk istihbarat şefimdi. Ulus gazetesinde biz son baskı yapardık. Son baskı şu: O gün önemli bir olay olur. Uçak düşer, hükümet kurulur veyahut da bir büyük cinayet olur. Suikast olur. Onun için özel baskı yapardık. O son baskıyı da hemen o seyyar satıcılarımız eline alıp, satıyordu. Yazıyor, yazıyor falan.
Yani akşam baskısı. Akşam başkası mesela gazete sabah çıkar ya. Gün içinde gelişen olayları akşam baskısı diye onu çıkarır satar. Hatta öyle son baskıyı benim gazete satarken bir resmim vardı da kaydettim onu. Yani o heyecanı yaşamak için. O son baskı gazete dağıtım işini mesela Hasan diye birisi vardı bizim. Mesela o işin başında da o vardı. O da ayrı bir uzmanlıktı. Yani gazeteci nerede duracak? Nasıl bağıracak? Hangi sloganı atacak? O da ayrı bir şeydi.
Bu arada gazetecilikle, yazarlıkta büyük teknolojik dönüşümler yaşandı. Eskiden matriksler, matriks dediğimiz uçakla İstanbul’da sayfa yapılırdı. İstanbul’dan Esenboğa’ya gelirdi. Arabalar orada beklerdi. Konsümente numarasını verirdi. O matriksleri alıp gelirdi gece on bir gibi şeye kurardık. Offset. Merdanelerine. Ankara sayfaları da bağırdılar. Ankara’dan girildi. Ankara’dan haberler girerdi. Sadece Ankara bölgesi kurdu onları yani. Öyle gazeteci yapardı. Onun için havaalanına yakın yerlerde var değil mi? Basit olan yapılacak havaalanına onun için yakın tutarlardı.Tercih ederlerdi. Sürekli her gece gider gelirdi.
“HABER KAMERAMANI HABERİ GÖRECEK MUHABİRİYLE NEFES UYUMU YAPACAK”
* Sizce haber muhabiri aynı zamanda iyi bir foto muhabiri de olmalı mıdır?
Fotoğraf makinası ayrı bir çocuk… O zaman gazetecinin en önemli hayali Nikon F makine sahibi olmaktı. Eskiden gazete muhabirliğinde yani muhabirler genellikle hem foto muhabiri hem de muhabirdi. Yani hem fotoğrafını çekeceksin hem haberini yazacaksın. En makbul olan bu idi. Sadece ekonomi muhabirleri yani pek fotoğraf makinesi fotoğraf işinden anlamazdı. Makbul olan, gazetenin işine gelen ayrıca bir foto muhabiri gönder yani onun yanında gönder masraf, bütçe. Onun için muhabirler mesela Orhan’da, Şükrü’de, Mehmet’te… Mesela Nuri Kayış’a diyorlar ki bir gün, bak Nuri Kayış’a, Can Bulak o zaman temsilci, çok baba bir adam Can Bulak, kalite bir adam. O bir eşi ve iki çocuğunu İzmir’de bir otomobilin içinde kaybetti. Otomobili geri fitesine takıyor yanlışlıkla, şey ileri fitesine taktın diye araba. Denize uçuyor. Karısı ve iki çocuğu. Can Bulak temsilci. Nuri Kayış’a diyor ki, Nuri diyor. Anıtkabir’de diyor, çapkın erkekler kızlar gidip öpüşüyormuş bahçesinde diyor. Öyle bir ihbar geldi bana. Ya git şuraya bir iki resim çek diyor. Nuri Kayış’a. Yeni gazeteci daha. Tamam abi diyor gidiyor Anıtkabir’e dolaşıyor dolaşıyor bir şey yok. Ertesi gün gidiyor dolaşıyor dolaşıyor bir şey yok. En son karısına diyor ki temsilcimiz böyle dedi. Kimse yok. Şuraya gidelim de ikimiz yüzlerimizi göstermeden bir resim çekelim diyorlar. Bir sehpaya veyahut da bir beton üzerine kuruyorlar. İkisi el ele oturuyor şöyle öpüşüyormuş gibi. Arkadan fotoğrafı çekiyor. Çektim ağabey diyor Can Bulak’a aferin Nuri’m diyor. Cevval olacaksın böyle diyor. O gazeteye giriyor. Anlatabildim mi? Yani temsilcilerin böyle bazen şeyi olurdu. Dayanaksız isteği olurdu. Birisi ikna etmiş onu. Anıtkabir’in bahçesinde birisi öpüşmüş. Ne yapmış öyle görmüş. Öyle bir şey yok. Yani yaygın değil. Binde bir olmuş. Muhabire bul dedi bunu. Gidip bulacaksın.Yok bulamadım dersen kaybediyorsun. O puanını kaybediyorsun. Yani o temsilcinin gözüne girmen lazım. Bir de eskiden fotoğraf çekmek öyle günümüz kadar kolay bir şey değildi ki. Onun pozometresi bilmem nezi, diyaframı, filmi, asası. Değil mi? Yani o da bir hüner isteyen bir şey. Yani herkes fotoğrafçı olan foto muhabiri olamaz ki. Şimdi dijital fotoğraf makineleri var. Şimdi bir şey yok ki. Bunda ne çektiğini görüyorsun. Tabii. Öbürünü de görmüyorsun. Bazen abi ters ışık gelmiş. Çok ciddi bir eğitime ihtiyaç vardı o zaman. Mesela ben şimdi nasıl çekindim hemen? Çünkü şuradan sert ışık var. Yüzler kara çıkar. Mecburen çocuğu buraya aldık ki şöyle derinliği çeksin. Onun için fotoğraf çekmek eskiden çok zor oldu. Bir kaç kare fotoğraf çektin, bir slayt filmi harcayamazdın. Onun karanlık odaya girip keser, onu yıkar. kalanı tekrar devam ederdik. Ama temeli bilmen lazım. Kameramanlık da öyle. Hangi açı? Haber kameramanlığı ayrı, magazin muhabirliği ayrı, stüdyo kameramanlığı ayrı. Haber kameramanı haberi görecek muhabiriyle nefes uyumu yapacak. Önemli. Haberi görecek. Haber kameramanı zaten flaş haberin de olacağını o anda bilmeli. Ya değilse haber kameramanı çok estetik çekmiş açı yok. O anda, o kısa anda en uygun şeyi bulabilir.
“PATRON GÜZEL RESİM İSTİYOR: “PATRON ÇİRKİN RESİM SEVMEZ ÇOCUKLAR…”
Günaydın Gazetesinde polis muhabiri idim. Yeni dönemler… Bekir Coşkun geldi bir gün dedi ki: “Bizim Ankara büro polis haberlerinde çok daha zayıf” dedi. İstanbul’dan Rami Bey daha çok haber istiyor dedi. “Haldun Bey de çirkin resim sevmez çocuklar” dedi. Haldun Simavi, Günaydın’ın sahibi, Tan’ın sahibi. Onun için çirkin resim getirmeyin dedi. Hani üstü başı dökülmüş, perişan, hırsız, gaspçı, yan kesici. Ama çirkin resim Günaydın sevmiyor. Kızı da, sanığı da, zanlıyı da hepsini güzel istiyor. Resim güzel olmalı diyor. Onun için fotoğraf çok önemliydi Günaydın’da. Bekir Coşkun dedi ki “bak İstanbul’da ne yapıyor inanamayacaksın çocuklar ama dedi polis muhabirleri, O da bir iki isim daha verdi o zaman İstanbul’da böyle tanınmış polis muhabirleri vardı Günaydın’da. “Permatik alıyorlar, cepte dedi.” Permatik o zaman meşhur. “tıraş ettirip böyle resim çekiyorlar” dedi. Valla. Bir de dedi “hep masa önünde, masa önünde masa önündeki bu resimleri sevmiyorlar” dedi. Böyle yer gösterme tatbikatlarında falan dedi. Tamam dedik. Ayakta kalmak zorundayız. Gazetede tutunmak zorundayız. Yani çalışmak zorundayız. Gazetede çalışmak zorundayız. Atılmamalıyız. İş güvencesi yok. Yani tiraj şimdi reyting yiyoruz o zaman tiraj için değil mi? Tabii. Hem tiraj hem de iş güvencesi lazım. Öyle acımasız bir piyasa ki. Yani istediğin kadar manşet ol. Bir ay söndün mü atarlar işten. TRT gibi değil. TRT seni alırlar o daireden o daireye. Maaşın değişmez. TRT çiftlik yemin ediyorum.
“POLİS MUHABİRLİĞİ YAPARKEN EVİMİZ TAM DÖRT KEZ SOYULDU”
Güzel fotoğraflar çekmek için ben bütün polisleri ayarladım. Neyzen Tevfik sokakta oturuyorduk. Hırsız yakalanıyor. Yer gösterme tatbikatı var. Yani hırsız hangi evden malı nasıl çaldığını gidip tarif ediyor polislere. İşte kapıdan veya pencereden şöyle girdim, çekmeceyi açtım, şunları aldım, çıktım. Bunu hırsız polis prosedürü içinde anlatıyor, polis tutanağa alıyor. Bazı evlere gidiyoruz, ev sahipleri gazeteci istemem diyor, gelmesin diyor. Benim evim deşifre oluyor, hırsız girer diye. Tamam diyorduk, bizim eve getiriyorduk. Hemen sıcak, kaçak elektrikle ısıttığım su vardı. Isıtıyordum. Hırsızın saçının başını yıkardım. Evdeki renkli gömleklerimden veriyordum hırsıza. Renkli gömleklerimden, tıraşını yapıyordum. Renkli gömleği veriyordum. Hırsız pencereden böyle girdi. Televizyonu böyle götürdü diye. Yani değişik planlarda fotoğraflar çekiyorum. Plan değişiyor. Mesela bir tanesinde “girdiğim evde roman görünce kendimden geçiyorum, roman okumaya başlıyorum koltuğun üzerine uzandım” diyor. Yalan. Yalan. Ama resim gerek. Gazeteye haber götürmem gerek. Böyle kaç tane haber yaptık. Sabri, ben, Cengiz kalıyorduk. Üçümüz de polis adliye muhabiriyiz. Evimiz 4 kere soyuldu. Çünkü hırsıza nasıl girdi, nasıl oldu hepsini gösteriyoruz. Apartman boşluğunu vs. Evimiz de güvenlikli değildi yani. Artık yatıyor çıkıyor 3 ay. İlk kolay neresi soyulur? Ev, bildiği ev. Provasını da yapmış zaten. Artık merhametli olduğumuzu da biliyor. Yani yakalasak biz onu ne yapacağız? Yakalasak götürür yemek yediririz.
“GAZETECİ, 24 SAATİ YAŞAYAN İNSANDIR, ÇALIŞAN İNSANDIR”
* Sizce Gazeteci nasıl biri olmalı?
Gazeteci… Önce şöyle bir tartışma var ya basında. Ben önce insanım, sonra gazeteciyim. Önce insan olacak. Benim tuttuğum takım hakemi satın aldıysa ben o takımı tutmam. Benim tuttuğum takım alnının teriyle kazanacak. Kazanmasını isterim. Ama masada kazandıysa, hakemi satın aldıysa, karşıdan bir futbolcuyu satın alarak kazandıysa Allah kahretsin benim takımımı. Ben o takımı tutmam. Önce insan olacak.
* Gazetecilik öğrencilerine meslekle ilgili tavsiyeleriniz var mı?
Gençlere bir tavsiyem yok. Bir insana öğrencilere şu tavsiyem var. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, mücadele edecekler, kendilerini sevdirecekler. Bir gazeteci adayını düşün. Bir yerle iş görüşmesine gidiyor. Görüşecek kişinin amiri, müdürü yoğunlar işleri var. Bir gün gidiyor, görüşemiyor. İki gün gidiyor, görüşemiyor. Ondan sonra hiç gitmiyor. Benimle görüşmüyor adam diyor. Gidecek. 10 gün gidecek. Çünkü içerideki müdür, amir, istihbarat şefi ona not gidiyor. Sizin dışarıda genç bir çocuk var. Adı Abdulkadir. Anlatamadık sizinle görüşmek istiyor. İş için. Ben orada iş yok ya. Sonra gelsin diyor. Bugün görüşemem diyor. Sonra gelsin diyor. Ama sekreter bana veya yardımcım bana her gün söylüyor. 10 gün oluyor. Ben vicdanen borçlu hissediyorum o çocuğa kendimi. 10 gündür bu çocuk geliyor, gidiyor. Görüşmedik. 10. günün sonunda gel bakalım oğlum sen ne istiyorsun diyor. Tabii ben de iş görüşmesinde öyleydim. İkincisi çocuklar kendilerini. Oraya başladıktan sonra pazarlık yapmayacaklar. Yani bir muhabir, bir gazeteci ne vereceksiniz abi? Bu söz söylenmez. Peki hafta sonu tatil yapabilecek miyim abi? Akşam erken böyle bir şey olmaz. 24 saat çalışma. Yani ben etimle kemiğimle seninim diyecek. Açık. Mesleğe henüz yeni başlayacaksın yani sıradan biri, hiçsin. Ama gazeteci olunca ya düşün Cumhurbaşkanı’yla başbakanına şunla bunla. Bugün nereye gitsen TRT’den diyorum. Hasan Palaşoğlu’nu tanıyor musun diyor bir polis bana. Kaç kere oldu? Ya tanımam mı? Dünya tanır Hasan’ı. Birçok yerde ismini kullandım. Ha? Kaç kişi? Büyüklüğünü kullanıyorum. Vallahi bak bir yerden kaç kere rastladım ben. TRT öyle mi abi? TRT bizim. Yok Hasan Palaşoğlu var o kameraman. Gazeteci, 24 saati yaşayan insandır, çalışan insandır. Şu anda biz de öyleyiz, Gazeteci hiçbir zaman da emekli olmaz, doğru mudur? Emekli olsa da, fiili anlamda yine gazetecidir. Şimdi ben bir haber atıyorum bazen bir yerde, videosunu çekiyorum. Nerede yayınlanıyor bu? Fox’taysa, Kemal’e atıyorum. TGRT’de yayınlanıyorsa Akif’e atıyorum. Anlatabildim mi? TRT yayınlanmaz çünkü. Biliyorum yani şey. Nerede yayınlanacak haber değeri varsa oraya atıyorum görüntüyü, haber veriyorum. Çoğu da yayınlandı. Çünkü haber zayi oluyor. Gidiyor yani. Orada haber var. Herkes muhabir olmalı, herkesin elinde kamera olmalı. Yani telefonu varsa zaten kamerası da vardır.
